Kapı öyle bir açıldı ki, sanki içeriye sadece biri değil, koca bir hikâye girdi.
Hacı’ nın yüzünde tarif edilmez bir heyecan vardı. Nefes nefese, kelimeleri birbirine dolayarak konuştu:
“Bizim oğlan, senin arabayla Çan’a gider miyiz?”
Odada bir anlık sessizlik oldu.
Bizim Oğlan bana dönerek
– ne dersin
-Gideriz
Bizim oğlan da bu ani maceranın cazibesine kapılmıştı. Kısa bir duraksamadan sonra omuz silkti:
“Gidelim.”
On dakika sonra üç kafadar, Kütahya’dan Çan’a doğru panelvan kasa kamyonetle yola koyulmuştu. Kimse o an bilmiyordu… Bu yolculuk sadece bir yolculuk değildi. İçinde biraz kader, biraz tesadüf, biraz da geri dönüşü olmayan bir şeyler taşıyordu.
Başlangıç güzeldi. Hatta fazla güzeldi. Okuduğumuz süre boyunca bizim oğlanın annesinin bizden hiç eksik etmediği haşhaşlı ekmeklerimizi istifleyerek yolluklar, yapılan şakalar, çalan şarkılar… Her şey olması gerektiği gibiydi. Ta ki “bizim oğlanın aklına o soru gelene kadar:
“Hacı… biz niye Çan’a gidiyoruz?”
Hacı’nın gözleri parladı.
-Fatma aradı…
Bu cevap ikisi için de yeterliydi. Fatma dedin mi dünya dururdu durmayan tek şey Turkcell’in faturalarıydı hacı operatörün onur üyesiydi rakibi Sabancı holdingdi
Herkesin duyabileceği bir şekilde
“Desene… bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!” diye söylendim
Cümle havada asılı kaldı. Çünkü o anda motorun içinden gelen o uğursuz ses her şeyi kesti.
“Tak!” diye bir şey koptu.
Bizim oğlan hemen anladı:
“Vantilatör kayışı…”
Bozüyük’ten yeni çıkmışlardı. Geri döndüler. İlk benzinliğe girdiler. Saat ilerlemişti. Usta yoktu. Umut yok gibiydi.
Tam o sırada, yakıt alan gençlerden biri yaklaştı:
“Bir arkadaşım var size yardım edebilecek ama şu an pavyonda.”
O an kimse sorgulamadı. Çünkü çaresizlik, mantığın önüne geçer. Genç gitti, biraz sonra geri döndü… yanında usta.
Ama nasıl usta…
Adam daha gelir gelmez bağırıyordu:
“Melahat! Melahaaat!”
Zurna sarhoş. Ayakta zor duruyor. Arada sigara istiyor, arada gülüyor, arada ağlayacak gibi oluyor. Ama elleri, elleri başka konuşuyordu.
Bizimkiler tek bir şey istiyordu: “Yeter ki arabayı çalıştırsın.”
Ve yaptı. Hem de hızlıca.
Parayı sorduklarında ise gülümsedi:
“Ne borcu arkadaşlar… Üç beş yol gitmişsiniz. Yolunuz açık olsun.”
O an herkesin içinde garip bir his oluştu. Sanki bu adam, sadece bir usta değildi. Sanki bir şeyin habercisiydi.
Ama yol devam etti.
Gece ilerledikçe muhabbet koyulaştı. Şarkılar söylendi. Futbol konuşuldu, memleket meseleleri tartışıldı. Hayat, kısa bir süreliğine düzene girmiş gibiydi.
Karacabey sapağına geldiklerinde yön tabelada Çanakkale yazısı ilk defa görülmüştü.
Bizim oğlan kemerini gevşetti. Koltuğunu biraz yatırdı. Rahatlamıştı.
Ben gülerek dedim ki:
“Hacı… bu iş çok gitmez. Biz Bandırmayı zor görürüz.”
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz…
Hacı’nın sesi yankılandı:
“Hop! Hop!”
Ve sonra…
Her şey bir anda oldu.
Yol kaydı. Direksiyon titredi. Farlar karanlığı parçaladı. Ve kamyonet… şarampole uçtu.
Aracın radyosu çalmaya devam ediyordu
Çektiysen kahrımı
Helal et hakkını
Zorlu sevdam hoşçakal…
İlk şoku atlattıktan sonra kendimizi hızla arabadan dışarı attık. Bizim oğlanın “yandık, bittik, mahvolduk!” diye yükselen sesi Karacabey Ovası’nda yankılanıyordu. O anın çaresizliği, korkusu ve şaşkınlığı üçümüzü de sarmıştı.
Tam o sırada yoldan geçen bir kamyon yanımızda durdu. Direksiyondan inen, 60 yaşlarında, yüzünden tecrübe akan bir abiydi.
-Gençler, geçmiş olsun. “Yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye, sordu sakin bir sesle; telaşlı halimize bakıp tekrar konuştu:
-Sakin olun, sizden başka kimse var mı?
“Yok” dedik.
-Tamam olan olmuş, üzülmekle düzelmez. Burada böyle bekleyemezsiniz. Biriniz benimle gelsin, Karacabey’den yardım getirelim.
Hacı hiç düşünmeden atıldı: “Ben gelirim!”
Zaten yıllardır bu yollardaydı, baba mesleği otobüsçülüktü, neyin ne olduğunu bilen biriydi. Düşündüğüm gibi olmuştu. Yaklaşık yarım saat sonra yanında bir çekiciyle geri geldi. Araba bulunduğu yerden dikkatlice çıkardık. O an ilk kez derin bir nefes alabildik. Yavaş yavaş girdiğimiz şoktan kurtulurken arabayı da baştan sona şöyle bir süzdük, ilginçti! O kadar, korktuğumuz kadar bir hasar yoktu. Yol kenarındaki beton babaların birkaçını parçalamıştık, ön göğüste biraz ezilme vardı ama camlar bile kırılmamıştı.
“Bir çalıştıralım,” dedik.
Anahtarı çevirdik ve motor çalıştı.
İşte, o anki sevinci tarif etmek zor. Sanki yeniden doğmuş gibiydik.
Hiç oyalanmadan doğruca Karacabey’e gittik. Sabah olmak üzereydi. Meydan da bizim gibi araçların olduğu yere park ettik. Çok yorulmuştuk, bir otel bulup biraz dinlenelim de bu gece bitsin artık, yarına Allah kerim dedik.
O gece hayatımızın en derin uykularından birini uyuduk.
Sabah alışılmadık seslerle uyandık. Bağrışmalar, çağrışmalar, insan kalabalığı…
“Ne oluyor ya?” deyip aşağı indik.
Bir baktık ki Karacabey pazarı kurulmuş ve bizim araba tam pazarın ortasında kalmış. Çekinerek arabanın yanına gittik Etrafımızı saran pazarcılar
-çek şu arabayı!
-buraya nasıl park ettiniz!” diye söyleniyordu.
Ama artık yapacak bir şey yoktu. Pazar çoktan kurulmuştu, arabayı çıkarmak mümkün değildi.
Biz de çaresiz… pazarcıların arasına karıştık.
O gün üç kafadar, kazadan çıkıp pazarcıya dönüşmüştü. Ne sattık, nasıl sattık, kim aldı hâlâ hatırlamayız ama akşama kadar tezgâhın başındaydık.
Gün batımına doğru pazar dağıldı. Nihayet arabayı kurtardık.
Bağları söktük, direksiyona geçtik.
Ama o gün anladık ki… bu yolculuğun devamı yoktu.
Çanakkale’ye gidemeden geri döndük.
Yıllar geçti…
Üç kafadarın hayatı da kendi yoluna girdi.
Üçünün de kendine çizdiği yolda mutlu bir aileleriyle beraber yaşamaya devam ediyorlar. Arada aileleriyle beraber buluşuyorlar her defasında bu anlar tekrar yaşanıyor çocuklar artık ezberledi. Anılar neşeyle yad edilirken kahkahaları bir şarkı susturuyordu.
Aman Fatma’m, Canım gülüm Fatma’m, Ben Fatma’mdan vazgeçmem
Bazı anılar vardır, kazayla başlar, pazarla devam eder ve bir şarkıyla ömür boyu sürer.
