Sarı Mustafa

Silivri’nin henüz bu kadar kalabalık olmadığı yıllardı.

Sahilde akşamüstü çay bahçeleri dolar, denizden gelen iyot kokusuna tavla zarlarının sesi karışırdı. İnsanlar birbirini yalnızca sima olarak değil, hikâyesiyle de tanırdı.

Kimin babası ne iş yapar, kimin oğlu askerden ne zaman gelecek, hangi evde akşam misafir var herkes bilirdi. İşte o yıllarda otobüs camiasının en bilinen adamlarından biri Sarı Mustafa’ydı. Yurtdışına çalışan ilk şoförlerden biriydi. O dönem yurtdışına çıkmak bugünkü gibi sıradan bir iş değildi. Pasaport, gümrük, yollar, yabancı şehirler cesaret isterdi. İnsanlar Almanya’yı, Avusturya’yı ondan dinlerdi. O da anlattıkça anlatırdı; Viyana sokaklarını, Yugoslav sınırındaki beklemeleri, Bulgar gümrüğündeki memurları meyhanedeki (çorbadaki) herkes etrafına toplanır, Sarı Mustafa’nın anlattığı hikâyeleri dinlerdi.

Üç kardeştiler erkek kardeşi Ahmet subaydı O Şimdiki Çeşmeli Konak Oteli’nin bulunduğu yerde duran iki katlı ahşap o güzel konakta annesi Mediha teyze ve kız kardeşi Nermin’le yaşardı. Konak uzaktan bile dikkat çekerdi; geniş cumbaları, ahşap merdivenleri, yazın sardunyalarla dolan balkonlarıyla tam eski Silivri eviydi.

Mediha teyze becerikli bir kadındı konağın giriş katında zamanında saçını yapmadığı Silivri kadını yoktur herhalde. Akşamları üst kattaki pencereden sarı bir ışık vururdu sokağa. Mustafa’nın sesi bazen aşağıdan geçenlere kadar gelirdi. Bir doksan boylarında vardı belki. Geniş omuzlu, sarı saçlı heybetli bir adamdı. Tok sesi insanın içine işlerdi. Yüzündeki sert ifade onu tanımayanları ürkütürdü ama dostları bilirdi; kalbi çocuk gibiydi. Giyimine ayrı özen gösterirdi.

O zamanın Silivri’sinde çoğu insan klasik esnaf kıyafetiyle dolaşırken Sarı Mustafa bambaşka bir havayla gezerdi. Kış günü kısa kollu gömlek giyerdi. Üst iki düğme mutlaka açık olurdu. Boynundaki kolye daha uzaktan parıldardı. Ayakkabıları her zaman boyalı, pantolonu ütülü olurdu. Kahveye girdiğinde herkes dönüp bakardı. Biraz artist bulunduğu da olurdu ama o bunu umursamazdı. Lise mezunuydu. Hatta bir dönem Akören Köyü’nde öğretmenlik bile yapmıştı. Çocuklarla arası çok iyiydi ama düzenli hayat ona göre değildi. Sabah erken kalkmak, aynı masaya oturmak, aynı defteri açmak onu sıkıyordu. O özgürlüğü seviyordu. Yol onu çağırıyordu.

Öğretmenliği bırakıp direksiyon başına geçtiğinde sanki gerçek hayatına dönmüş gibiydi. Uzun yıllar Topuk Sadık’la ortaklık yaptılar. Dışarıdan bakan biri bu iki adamın nasıl anlaşabildiğine şaşırırdı. Çünkü birbirlerinin tam tersiydiler. Sarı Mustafa rahattı. Gece yaşamayı sever, geç yatıp geç kalkardı. “Hayat çalışmak için değil yaşamak için var,” derdi.

Topuk Sadık ise kısa boylu, hareketli, aşırı titiz bir adamdı. Sabah gün doğmadan kalkar, arabayı kendi eliyle siler,(bu arada hala silmeye devam ediyor) hesap işlerini Mustafa’ya bırakırdı. Mustafa’nın bıraktığı sigara paketini bile düzeltirdi. Ama birbirlerine öyle bir saygıları vardı ki yıllarca tek bir kötü söz söylediklerini duyan olmadı. Biri öfkelenince diğeri susardı. Biri dara düşse öteki yanında dururdu. Ortaklıktan çok kardeşlik gibiydi onlarınki. Sarı Mustafa’nın hassas olduğu iki şey vardı: Beşiktaş ve yaşam tarzı. Beşiktaş’a laf söyleyenle uzun uzun tartışırdı. Ama özel hayatına, yaşayışına karışan olursa orada işler değişirdi.

Bir gün yine uzun yol dönüşü şehir girişinde başka bir araç şoförüyle tartışmışlar. Sebebini bilen yok. O zamanın şoför muhabbeti işte; biri yol vermedi der, öteki selektör yaptı derken ağız dalaşı büyümüş. Karşı taraftaki şoför kısa boylu, ufak tefek bir adammış ama sinirden gözü dönmüş. Camdan bağırmış:

“Gel lan aşağıya!”

Ortalık bir anda gerilmiş. Kahveden çıkanlar, duraktakiler hemen toplanmış. Herkes Sarı Mustafa’nın ağır ağır direksiyon başından kalkışını izliyormuş. Önce sigarasından son nefesi çekmiş. Sonra gömleğinin kollarını hafif yukarı sıvayıp kapıyı açmış.

Otobüsten aşağıya bir inmiş…

O heybeti gören küçük şoförün yüzü değişmiş. Çünkü camdan bakarken o kadar büyük görünmüyormuş Mustafa. Adam neredeyse Sarı Mustafa’nın omzuna ancak geliyormuş. Kalabalık sessizleşmiş.  Sarı Mustafa iki adım yaklaşmış. Eğilmiş. Adamın kafasını avucunun içine almış. Sonra o tok sesiyle:

“Bak kardeşim…” demiş.
“Seni cıvata gibi yere sıkarım ama üstümü kirletmeye değmez.”

Bir an sessizlik olmuş. Sonra önce kenardakiler gülmeye başlamış. Ardından o sinirli şoför de dayanamayıp kahkahayı basmış. Gerginlik bir anda dağılmış. Az önce karakolda bitecek olay, beş dakika sonra çay ocağında beraber içilen çayla kapanmış. Hatta yıllar sonra o kısa boylu şoför her gördüğü yerde:

“Beni cıvata yapacaktı bu adam!” diye anlatıp gülerdi.

İşte Sarı Mustafa böyle bir adamdı.

Kavgası bile hikâye olurdu. Çünkü o yılların insanlarında öfke vardı ama kin yoktu. Silivri küçüktü, hayat yavaştı, insanlar birbirine bugünden daha yakındı. Ve bazı adamlar vardı ki aradan yıllar geçse de isimleri anlatılmaya devam ederdi. Sarı Mustafa da onlardan biriydi.  Mekânı cennet olsun Güzel adamdı

Önceki İçerik
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

İlgili Yazılar