Ana SayfaHakan AydınDemokratik Cumhuriyet Krizinde, 23 NİSAN

Demokratik Cumhuriyet Krizinde, 23 NİSAN

Sınıflı toplumların tarihinde, sadece kapitalizmde sömürü ekonominin içine saklanmıştır. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumların tamamında ekonomik sömürü siyasal ve ideolojik baskıyla mümkündü. Kapitalizm, içerisindeki sömürü mekanizmasını saklamak için sınıfların varlığından, adaletsizliklerden bağımsız bir sivil toplum ve demokrasi alanı yarattı. Bu nedenle; kapitalizme en uygun yönetim şekli “demokratik cumhuriyet”ti!

19.yüzyıldan itibaren, kendini var edecek kazanımlar elde eden işçi sınıfı, örgütlendiği, hakkını aradığı, toplumsal sorunlara kendi çözümlerini getirdiği ölçüde, burjuvazi adım adım demokratik cumhuriyetten vazgeçti, şimdilerde kaçıyor. Bizde; şeriatçı bir şeflik sistemine, başka yerlerde, örneğin Brezilya ya da Şili’de olduğu gibi faşizmin farklı derecelerde akrabası olan rejimlere doğru kaçıyor. Demokratik cumhuriyet, burjuva demokrasisinin krizidir.

Demokratik cumhuriyet krizdeyse, meşruti monarşiyle birleştiren denemeler yapılır, olmazsa; demokrasi ve meclis oyunları ile faşizm sandıktan çıkarılır, o da olmazsa; askeri darbeler ya da savaşlar yoluyla rektifiye edilir…

Burjuva demokrasisi ve onun biçimlendirdiği meclisler, kendini anlamlandırdığı temel ilke olan “erkler ayrılığından” tarih boyunca kaçmaya çabalamıştır. Yasama, yürütme ve yargı ile diğer egemenlik kurumları ve düzenin diğer toplumsal sınıf ve katmanlarının örgütlerini tek bir otorite altına sokacaklardı, yapamadılar. “Erkler ayrılığından” kaçmaya çalışıyorlar ama yerine koyacak bir şey bulamadıklarından kriz derinleşiyor.

Demokratik cumhuriyet, başından beri kapitalizme en uygun yönetim biçimiyken, kapitalizmin bağrından çıkan işçi sınıfının gelişimiyle “tehlikeli” bir yönetim biçimi haline dönüştü. Burjuvazinin bu tehlikeden korunma çabası ise sistemin temel krizi şeklinde, yapısal bir bunalım halini aldı. Burjuvazi tarafından basit bir mevzuata ve platformlara kadar indirgenmiş olan demokrasi ve onun parçası olarak parlamentolar ya da meclisler uzamış bir bunalımın kokuşma evresine ulaştı.

***

Her insan eşit doğar, eşit doğan “baldırı çıplaklar” ayağa kalkar. Kralları devirir, papazları giyotine gönderir, en büyük toprak sahipliğini temsil eden kiliseleri top ateşine tutar. Aşağıdan gelen öfkeli halk hareketi tarihin o güne dek görünen en kitlesel demokrasi şölenini yaratır. Feodalizm’den kurtuluştur bu! Emekçiler, eski düzenden koparak, özgür olacaklarını umdukları bu yeni sistemin içerisinde gömülü olan sömürü çarkları arasına kendilerini attılar. Parlamentolar “özgürlük ve eşitlik” getirecekti. İşçi sınıfı ve emekçiler “yurttaş olmak” için eski düzenle savaşırken, kapitalizm, bir halk devrimleri dizisi halinde dünyaya yayıldı.

Kapitalizm öncesinde “yurttaş” yoktur! Yurttaşlık yoksa demokrasi belirli toplumsal soy ve onun kabul ettiği görevlendirmeler alanıyla sınırlı demektir. Kapitalizm’in sunduğu demokrasi ile mülk sahipleri, mülksüzleri zorla çalıştıramazdı. Mülksüzler üretim araçlarının sahibine emeğini satabilecek, bunun için özgürce sözleşmeler yapabilecekti. Emekçilerin çalıştırdığı makinelerin ürettiği kazançtan makinelerin sahibi karını alacak, emekçiye de anlaştıkları ücreti ödeyecekti. Bu ilişkinin kurulabilmesi için “eşitliğin” hukuki bir kavram olarak yerleştirilmesi gerekecekti.

Yazının başında belirttiğimiz gibi; sömürü ekonomik ilişkinin içine saklanmıştır, eşitlik dahil tüm demokratik kurallar istisnasız işletilse bile sömürü sürüp gidecektir. Üretim araçlarının sahipleri, emekçinin emeği ile kazanacaktır. Ancak; burjuvazi kendi yarattığı demokrasiye bile güvenmez!

Demokratik cumhuriyet adına en büyük sıçrama olan 1789 Büyük Fransız Devrimi, krallığın yetkilerini budamakla yetinmişti. Kralın karşıdevrime yeltenmesi üzerine, ardından gelen ikinci devrimde eksiği yoksul emekçiler tamamladı. Vaat edilenler; eşitlik, özgürlük, kardeşlik çok değerliydi, aldılar, demokratik cumhuriyeti kurdular. Burjuvazi, emekçilerin dinamizminden o zaman korktu, bu nedenle önceki düzenle bağlarını koparamadı.

1848’de Fransa’da işçiler, kriz koşullarında hissettikleri yoksulluk baskısına karşı çalışmanın bir lütuf değil hak olduğunu gündeme getirdiler, Fransa, yeniden demokratik cumhuriyete demir attı. 1848 devrimleri, Avrupa’yı işçiler ve köylülerin demokrasi talepleriyle sarsarken, burjuvazi, bu kez de aristokrasiyle uzlaşarak anayasal monarşiye döndü, tüm demokrasi taleplerini şiddetle bastırdı. Fransa’da da mücadele bitmiş değildir. Devrimlerin yaşandığı tüm ülkelerde bu gel-gitlerin yaşandığı biliniyor. Fransa’nın farkı, bu gel-gitlerin çok fazla yaşanması ve şiddetiydi.

Burjuvazi, insanların eşit yurttaş olarak tanımlanmasını kabul edemeyeceğini işçi sınıfını yok sayarak göstermiştir. Geçmişten bilmektedir ki, burjuva demokrasisi emekçilerin mücadelesiyle varolmuştur. İşçi sınıfının sınıf olarak varlığı, burjuvazi için krizdir. İşçi sınıfını ırkçılıkla, milliyetçilikle, cinsiyetçilikle, din merkezli argümanlarla ayrıştıracak, yok sayacaktır, öteleyecektir. Burjuvazinin başlangıç ilkelerinin çok ötesine taşınmış bu demokrasi şekli, burjuva demokrasisinin temel krizi işçi sınıfı varlığıdır, dinamizmidir.

Kapitalizm, krizlerini ötelemeyi “bir özellik” olarak geliştirmişti. Öteleye öteleye geldi, günün sonunda yapısal bir krizin ortasına demir attı!

Marksizm tarihsel olarak devlet örgütlenmesinin toplumsal sınıfların gelişmesine paralel geliştiğini, olgunlaştığını iddia eder. Ancak devlet mülk sahibi bir sınıfın sömürülen sınıflar üstündeki egemenlik aygıtıdır, yani diktatörlüktür. Diktatörlük ve demokrasi karşıtlık içinde değillerdir ki, diktatörlükler, demokrasilerine istediği biçimi vermektedir.

Burada; iki tür demokrasinin olduğunu belirtelim: İlki, yukarıda bir dizi içerikle anlattığımız, burjuva demokrasisidir. Diğeri, işçi ve emekçi sınıfların örgütlülüğünden doğan sosyalist demokrasidir. Kapitalizm’in sömürü koşullarında, komünistler, burjuva diktatörlüğünün demokratik biçimlerini aklamakla, tedavi etmekle uğraşmazlar. Burjuvazinin ve onun sömürüsünün reddi üzerine inşa edilecek sosyalist demokrasi için mücadele ederler. Çünkü; işçi sınıfının mücadele deneyiminde yer edinen eşitlik, özgürlük ve kardeşlik meclisleri yoklar, olamadılar. Doğal olarak, işçi sınıfının somut olarak sahip çıkabileceği meclisler de kalmamıştır.

***

İlk meclisimiz, 1876’da Kanun-i Esasi ile açıldı, 1. Meşrutiyet diyoruz, ömrü kısa oldu. Feodalizm koşullarının gücüyle, monarşinin başında bulunan II. Abdülhamit, hiçbir toplumsal dirençle karşılaşmadan Anayasayı rafa kaldırdı, meclisi kapattı. Anayasa ve meclis, yeniden yaşama dönebilmek için 22 Temmuz 1908 ayaklanmasını bekleyecekti.

İkinci meclisimiz, 1908’de gerçekleşen devrimci bir atılımın sonucudur. Resne Kolağası olan Resneli Niyazi Bey ve mahiyetindeki asker-sivil dört yüz kişi dağa çıkmış, İttihat ve Terakki’nin Manastır şubesi, padişaha: “Kanun-ı Esasî’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclis-i Mebusan’ın açılmasına izin vermesini” isteyen bir telgraf çekmiştir. Eyüp Sabri komutasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey’in komutasındaki Resne Taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da bir araya gelerek Manastır Fevkalade Kumandanı Miralay Fevzi Bey’i tutuklamış, devrimi başlatmışlardı. Ardından, II. Abdülhamit, kendi eliyle rafa kaldırdığı Anayasayı kabul etmek zorunda kalmış ve Meclis-i Mebusan açılmıştı. 2. Meşrutiyet, diyoruz. İsteyen açıp okuyabilir.

2. Meşrutiyet, ilan edildiği tarihten sadece dokuz ay sonra başlayan karşı-devrime (31 Mart Ayaklanması) direnmiş, ardından bastırmıştı. 2. Meşrutiyetin Meclis-i Mebusan’ı, özellikle “Misak-ı Milli” kararı ve ittihatçı kadrolar üzerinden Milli Mücadelenin TBMM’sinin meşruiyet kaynağı olacaktır.

Milli Mücadele’nin TBMM’si, anti-emperyalist bir savaşın başarıyla tamamlanması ve demokratiklik kısmı çok tartışılsa da bir Cumhuriyet ‘in kurulması sürecinden yüzünün akıyla çıkmıştır. Saltanat ve Hilafet’i kaldırmış, laikliği kabul etmiştir. Sonrasında, çok yavaş ilerleyecek olan aydınlanma adımlarını da atacaktır. Meclis, Monarşiyi Cumhuriyet’e devirirken, feodal üretim tarzının kapitalizm’e dönüşümüne başlayacaktır.

Cumhuriyet, imparatorluk tebaasından yurttaş olmaya geçiş anlamına gelir ve geniş halk kitlelerinin çıkarlarına da özlemlerine de denk düşebilir. 1908 devrimci atılımı da işçi grevleri ile desteklenmiştir. Öte yandan, yeni kurulan burjuva demokrasisinin emekçi halk mücadelesinin ürünü olduğunu söylemek abartılı olacaktır. Türkiye’de, demokrasisinin, sola ve emekçilere kapalı tutulması, eşit yurttaşlığın pek ciddiye alınmamasının nedeni biraz da burada aranmalıdır.

Türkiye’nin bir demokratik cumhuriyet olmaya en yaklaştığı dönem 1960’lardır. Türkiye İşçi Partisi, 1965 seçimlerinde, yüzde 2,97 oy oranıyla mecliste 15 sandalye kazanınca, işçi sınıfı ve köylülerin oylarının sosyalizme yöneldiğini gören burjuvazi “bu kadar demokrasi”nin fazla olduğuna kanaat getirmiş, yaşadığı korkuyu %10 seçim barajına taşımış, yükselen işçi sınıfı mücadeleleri sonucu kendi inşa ettiği demokrasiyi reddetmiştir. Türkiye’de, onlarca yıldır burjuvazinin tercihi başkanlık sistemi yönündedir ve başkanlık sistemi projesi TÜSİAD’a patentlidir. Bu projenin, bir kurallar manzumesi bulunup bulunmadığı çok bilinmez, bununla da ilgilenilmez.

Kuruluşunun yüzüncü yılında, TBMM’sinin uğruna mücadeleler verilen, bedeller ödenen tarihsel ‘meclis’ kavramıyla pek ilgisi yoktur. Bizim ülkemiz, siyasal üstyapı kokuşmuşluğunun önde gelen örneklerinden biridir ve kendisine sosyalist diyen vekil sayısının hafife alınamayacak kadar olması kokuşmuşluğu geriletmemektedir.

Türkiye burjuvazisi, otoritenin tekelleşmesini yüceltmişti, şimdilerde başarmış bulunuyor. Bu sınıfın, 23 Nisan’ı kutlaması en hafifinden ikiyüzlülüktür. Desteklemekten hiç vazgeçmedikleri Türkiye sağı, AKP’de somutlandığı şekliyle Meşrutiyet’in de, Kurtuluş’un da, Cumhuriyet’in de reddiyecisidir. 23 Nisan’ın en büyük kazanımı olan Cumhuriyet’i geçici bir istisna, açılmış bir parantez saymaktadırlar.

Bu durumun “imamlar düzeni olarak AKP” tarafından yaratıldığı algısı ise kocaman bir yanılgıdır. Bu durum, burjuvazi tarafından sunulmuştur ve tarihsel olarak bir istisna döneminden ibaret değildir. Varolan durumun sadece AKP tarafından inşa edildiğini söyleyen ya da bu dönemin eninde sonunda kapanacağını düşünenler; Ankara’ya baktığında, bir “Burjuva Meclisi” olmanın hakkını -eze eze- veren bir kurum olduğunu görmüyor demektir.

Bütün siyasi kurumlar, döneminde yaptıkları ile anılırlar. Millî Mücadele’nin TBMM’si kurduğu Cumhuriyet’le, bugünkü meclis ise Cumhuriyetin tasfiyesi ile anılacaktır. Ve neresinden bakarsanız bakın, TBMM’nin bugününde sahip çıkılacak bir şey kalmamıştır.

23 Nisan, tarihimizdeki ‘eşitlik ve yurttaşlık’ uğraklarının en yükseğidir. Bu uğrak, burjuvazi tarafından terk edilmiştir, hor görülmektedir. İşçi sınıfı, 23 Nisan ‘eşitlik ve yurttaşlık’ uğrağının içini yeniden dolduracak, sosyalist bir Türkiye’de 23 Nisan’ı kutlamaya devam edecektir.

Kaynak:

1-) Aydemir Güler, https://sol.org.tr/gelenek/hangi-meclis-2406

2-) Resneli Niyazi, F. Özberk, Kırmızı Kedi, 2019

Önceki İçerikİmamın Oğlu
Sonraki İçerikNeyin Peşindesiniz!
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

İlgili Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..