0532 627 09 77 • info@silivrihaberhatti.com • Silivri: 17°C (Yağmurlu) 29 Eylül 2026, Salı
BALIKÇI & DENİZ RAPORU
Silivri Kıyıları & Marmara
Orta Çırpıntı - Tedbir
Dalga
0.26 m
Rüzgar
Yıldız
Hız
10.5 Kt
Sakin Deniz (Çarşaf Gibi) Detaylı Rapor »
GÜNÜN ÖZLÜ SÖZÜ Tümünü Gör »

“Evrensel aldatmaca dönemlerinde gerçeği söylemek, devrimci bir eylemdir.”

George Orwell (Yazar & Gazeteci)
Geri
18
Şeyhmus Mete Yöntem
Şeyhmus Mete Yöntem
Yazarın Makaleleri • 1 Yazı
Şu An Okunan 29.09.2026
SERÇELER KADAR HÜR BİR YAZ (Bölüm 1) Babam Abid Yöntem Anısına

Yazarın kayıtlı başka makalesi bulunmuyor.

SERÇELER KADAR HÜR BİR YAZ (Bölüm 1) Babam Abid Yöntem Anısına

00:00/06:54
1
SERÇELER KADAR HÜR BİR YAZ (Bölüm 1) Babam Abid Yöntem Anısına
Yol Mardin’e giderdi, biz o sofraya. Yolun gecesini pek hatırlamıyorum. Ama sabahlarını hatırlıyorum.

Mardin’e giden yol benim hafızamda hep Adana’da sabah olur. Günün daha yeni ağardığı saatler… Biz bütün gece yol almışız. Ben otobüsün camından dışarı bakıyorum. Sokaklarda bisikletleriyle bir yerlere giden insanlar var. Nereye gittiklerini hiç merak etmemişim. Belki işe, belki eve…

Benim için önemli olan başka bir şeydi:

Sabah olmuştu. Sonra mola verilirdi. Otobüsten uykulu insanlar inerdi. Çay içilirdi. Birileri yüzünü yıkardı. Motorun sıcaklığı, sabahın serinliği, çayın buharı… Adana’nın kendisini pek hatırlamıyorum.

Ama o sabahı hatırlıyorum.

Çocukluk hafızası biraz insafsız galiba. Koca bir şehri silip sabahın köründe bisiklet süren birkaç adamı kırk yıl saklayabiliyor. Babam da o yolculukların başka bir yerinde duruyor hafızamda.

Otobüsün personeli ona ayrı bir hürmet ederdi. Muavin ara sıra gelir, babamı ön tarafa davet ederdi. Babam kalkar, şoförün yanına gider, sigarasını yakardı. Biraz sohbet eder, sonra yeniden yanımıza dönerdi.

Ben bunu da normal sanırdım. Çünkü çocukken babanı herkes tanıyor sanıyorsun. Herkesin ona selam vermesini, yer açmasını, yanına çağırmasını babalığın doğal bir parçası zannediyorsun. Sonradan anlıyorsun. Herkese yer açılmaz.

Bazı insanlar girdikleri yerde kendilerine yer istemezler; o yer onlara kendiliğinden açılır. Babam biraz öyleydi. Adana’dan sonra yol uzar, memleketin rengi yavaş yavaş değişirdi. Antep’le Urfa arasında uçsuz bucaksız bir çoraklık başlardı. Saatlerce cama bakardım. Koca arazinin ortasında tek başına duran fıstık ağaçları… Arada yol kenarında yanıp kalmış kamyonlar… Neden yandıklarını bilmiyordum. Kimseye de sormuyordum. Oradaydılar işte.

Çocukken her gördüğünün hikâyesini bilmek istemiyorsun. Bazen bir yanmış kamyon, yanmış bir kamyondur.

Sonra güneş alçalırdı. Sarı önce turuncuya çalardı, sonra ikisi birbirine karışırdı. Toprak başka, gökyüzü başka bir renge bürünürdü. Urfa’ya o ışığın içinde varırdık. Urfa’nın bende kalan tadı halka tatlıdır. Mardin’dekine çok yakın gelirdi tadı. Genelde küçük çocuklar satardı. Daha çocuk oldukları hâlde, hayatın onlara pek çocukluk bırakmadığı üzerlerinden belli olurdu. Babam özellikle onlardan alırdı. Kaç para dedilerse verir, sonra biraz daha fazlasını uzatırdı. Bir de başlarını okşardı. O zaman niye özellikle onlardan aldığını düşünmezdim.

Bugün düşünüyorum.

Belki onların yüzünde biraz kendi çocukluğunu görüyordu. Urfa molalarının başka yüzleri de vardı. O yıllarda bizim düşünmeden “deli” dediğimiz, kendi hâlinde dolaşan insanlar olurdu. Bazıları onlarla eğlenir, azarlar, itip kakardı. Babam buna dayanamazdı. Kızardı. Bazen kötü davrananı tokatladığı bile olurdu. Sonra döner, az önce horlanan adamın gönlünü almaya çalışır, cebinden para çıkarıp eline verirdi. Ben yine bakardım.

Ne büyük bir ders aldığımı düşünürdüm ne de bundan bir anlam çıkarmaya çalışırdım. Çocuktum. Babam öyle yapıyordu, ben de görüyordum. Yıllar sonra anladım: İnsan çocuğuna her şeyi nasihat ederek öğretmiyor. Bazen yalnızca nerede durduğunu gösteriyor.

Urfa’dan çıkınca yol yine önümüze düşerdi. Bir süre sonra toprağın içinde taşlar çoğalmaya başlardı. Viranşehir’e yaklaşıyorduk. Babamın da sırası gelirdi.

Her defasında aynı hikâyeyi anlatırdı.

Burada yaşayan insanlar Allah’a isyan etmişler. Allah da üzerlerine gökten taş yağdırmış. Tarlalarda gördüğümüz o taşlar da o günden kalmış.

Her yolculukta aynı hikâye.

Ben de her yolculukta aynı ciddiyetle dinlerdim. “Olur mu öyle şey?” demezdim. “Nereden biliyorsun?” diye sormazdım. Babam söylediyse olmuştu.

Bir zamanlar Viranşehir’de gökten taş yağmıştı. Çocukken babanın anlattığı dünyanın dipnotu olmuyor. Sonra büyüyorsun.

Doğrusunu, yanlışını, aslını, efsanesini öğreniyorsun.

Ama ne tuhaf… Bugün Viranşehir denince benim aklıma hâlâ önce o taşlar, sonra babamın sesi geliyor. Yol devam ederdi.

Artık yorgunluk çökerdi üzerimize. Belki biraz uyurdum, belki yine cama bakardım.

Ama Nusaybin-Kızıltepe yol ayrımına geldiğimizde uykum varsa da açılırdı. Çünkü başımı sola çevirdiğimde onu görürdüm.

Mardin.

Karanlığın içinde, bütün görkemiyle dağın üzerinde. Saatlerdir dümdüz uzanan yolların, çoraklığın, taşın toprağın ardından birden yukarıda ışıl ışıl bir şehir…

Sanki dağın üzerine yıldızlar dökülmüş. Benim için Mardin’in ilk görüntüsü hep gecedir. Ve hep soldadır.

Onu gördüğüm anda bilirdim: Geldik!

Bir de tam o civarlarda otobüsün telefonu çalardı. O yılların şehirlerarası otobüslerinde bulunan uydu telefonu. Çoğu zaman aranan babam olurdu. Amcalarımdan biri arardı. Babam telefonu alır almaz Arapça başlardı konuşmaya.

Neredesiniz? Nerede buluşacağız? Kim gelecek? Ve muhakkak yemek… Ne var? Ne yapılacak? Kimde yiyeceğiz?

Daha Mardin’e ayak basmadan Mardin başlamış olurdu.

Ben babamın Arapça konuşmasını dinlerken yine camdan sola bakardım. Şehir oradaydı. Babamın sesi buradaydı. Artık yolun biteceğini bilirdim. O zamanlar bugünkü gibi bir otogar yoktu. Yeni Yol denilen yerde otobüs firmalarının yazıhaneleri vardı. Otobüs oraya yanaşırdı. Bizi genelde eski kasa bir Mercedes beklerdi. Ama benim için Mercedes’in kendisinden çok etrafındakiler önemliydi.

Amcam, Babaannem ve Ailenin diğerleri…

Ve amcamın benimle yaşıt oğlu Reşat.

Otobüsün kapısı açılırdı. Biraz önce uydu telefonundan gelen seslerin sahipleri şimdi karşımızdaydı. Sarılmalar… Arapça konuşmalar… Birbirinin sözünü kesenler… Bagajdan inen valizler… Kimin neyi taşıyacağının belli olmadığı o tatlı telaş… Babam kardeşlerine kavuşurdu. Babaannem oğluna. Benim gözümse Reşat’taydı. Çünkü büyükler için sıla ne demekti bilmiyordum. Benim bildiğim şuydu: Reşat oradaysa yaz başlamıştı. Mardin’de zaman başka türlü geçerdi. Fesleğen kokan koridorlarımız vardı. Günün sıcağını içine çekmiş taşlar akşam serinlemeye başlardı. Arkası yarın...

%100 Beğeni
4 Okunma
|
1 Dinleme
YORUMLAR (0)

Bu köşe yazısına henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yazın
Daha İyi Bir Okuma Deneyimi İçin Çerezler

Haber ve köşe yazılarımızı en iyi deneyimle okumanız, sesli dinleme tercihlerinizi hatırlamamız ve içerik kalitemizi artırmamız için çerezlerden yararlanıyoruz. Detaylı bilgi için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.

SON DAKİKA Haber Bildirimleri

Silivri ve Trakya'dan sıcak gelişmeleri, flaş haberleri ve köşe yazılarını tarayıcınız kapalıyken bile anında bildirim olarak alın.

* Abone olduğunuzda güncel gelişmeler anında iletilir.

Bildirimleriniz aktif! Silivri ve bölgeden son dakika haberleri ve flaş gelişmeler tarayıcınıza anında ulaştırılıyor.

* Cihazınızda bildirimlerin çalıştığını alttaki test butonuyla deneyebilirsiniz.

Tarayıcınızda bu site için bildirimler engellenmiş.

Bildirimleri alabilmek için adres çubuğunuzun solundaki kilit (🔒) veya site ayarları simgesine tıklayıp Bildirimler seçeneğini İzin Ver olarak güncelleyebilirsiniz.
Haberci Karga AI ASİSTAN
Canlı & Dinliyor
Gaaak! Merhaba! Silivri Haber Hattı'na hoş geldin! 🦅🎙️
Günün taze manşetleri, Silivri anlık hava durumu, döviz kurları, av sezonu ve okullar hakkında ne istersen bana sorabilirsin!
GAK!
PRESS