Ana SayfaLütfü ErtürkKızkapan Sokağı

Kızkapan Sokağı

Vanuş, komşusu Arpi’ye dert yanıyordu:Arpi, bizler niye çıktık kale içinden, neden bu sur dibine indik. Bizim adamlar, bizden bir şey mi saklıyorlar? İşgalden sonra kale dışındaki araziler çok para edecek diyor Jivan!.. Bay Toros da şu karşı arazileri haraç mezat kapatıyormuş. Bizimkiler de peşi sıra buraları alacaklar diye inmişiz buralara.

Arpi, kıkırdayarak; “Öyle mi diyor seninki?  Yok vire Vanuş, bizim eşekler, Rum Aleko’nun meyhanesine yakın olsunlar diye çıktılar kaleden” dediğinde iki kadının kahkahaları surlarda yankılanıyordu.

“Hee, doğru diyorsun. Kale kapıları akşam dokuzda kapanıyordu kaç gece sabahladılar Kemençeci Aleko ’da!” diye cevapladı Vanuş…

At kişnemesiyle irkildiler. Gelen Vanuş ‘un kızı Lika idi.

Arpi, bu sefer Lika’ya takıldı. “Elindeki tek çeyizine iyi bak fazla kullanma da sütçü beygirine dönmesin. Bak karşı ovaya Kafkaslardan gelen göçmenler için at kadından daha değerlidir…”

Kahkahaların ardı arkası yine kesilmiyordu.

Anuş, az bir sitemle; “dokunma benim ipeğime, dokunma Lika’ma! Arpi, kızımın güzelliği ta Konstantin’a’da duyulmuştur…

Yine kahkahalar çınlatıyordu ortalığı…

Surların üzerinden Kupa çiçekleri ve arguvanlar 2 bin yıllık taşların yorgunluğunu gizlercesine birbirine sokulmuşlar ve baygın kokuları ile insanları mest ediyor ve anlatılmaz bir sarhoşluğun içine itiyorlardı…

Gün, akşama dönmüş sahile inen yolun üzerinde iki Rum meyhanesinden yavaştan müzik sesleri yükseliyordu…

Kemençeci Aleko, bir Rum Çingenesiydi! Babası lavtacı Lambo, kasabanın en ünlü müzisyeni idi! Kardeşi Yorgo, sessiz sedasız bir gençti.  Diğer meyhane, ancak Aleko’nun meyhanesi dolduktan sonra dolardı. Aleko, meyhanesinde kendi çalar söylerdi!…

Hristo ya da Eleni’nin meyhanesi, kapılarını erken açar, erken kapatırdı. Kalenin kapılarının kapanmasına yetişmek zorundaydılar. Karı koca meyhanecilik yaparlardı. Hristo, zamanının daha çoğunu balıkta geçirir, yakaladıklarını dükkanlarında satarlardı…

Hayret dedi Vanuş! Bizimki ufukta göründü, gözlerim yaşardı böyle erken saatte eve gelmezdi. Arpi’den müsaade isteyerek aceleyle eve girerken Lika’ya seslendi: Haydi kovboy atını bağlayasın babanla papaz olmayasın akşam akşam!…

Jivan, Civan gibi bir adamdı. Geniş omuzlu gücü kuvveti yerindeydi. Yoğurtçu Naumlar’ın yoğurthanesinde çalışırdı. İşi erken biter, erkenden de meyhaneye yanlardı.  Ailesinin, 300 yüz yıldır bu şehirde olmasından gayet memnuniyetle bahseder, dedelerinden kalma kiliseleri tek tek sayar, sur içindeki dehlizleri, tünelleri tek tek bilirdi.

Biricik kızı Lika, babasına benzerdi. Uzun boylu, uzun simsiyah saçları ile simsiyah kor gibi parlayan gözleri insanın içini ürpertirdi. Çoğu genç, onu görünce; yolunu değiştirirdi. Erkeklerle bilek güreşi yapar, güreş tutardı. Atını koştururken eğilip 50, 60 kiloluk bir kuzuyu atın üstüne çekerdi. Vanuş, bu yüzden kızı için endişelenir evde kaldı bu kız diye dertlenirdi.

Sofraya oturduklarında Jivan ağzındaki baklayı çıkardı!

“Bu akşam Toros’la ikimiz erken oturduk, hem de Eleni’nin orada takıldık. Kimse yoktu. Yarın yeni araziler alacağız. Onun çok birikimi var ama gel sen de hemen yanımdaki arazileri kapat yanıma yabancı girmesin diyor. Toros’un yanından arazi almak çok karlı bir iş olacak bizim için” diye dökülüverdi. Vanuş’ un içi titredi yavaş bir sesle; “Neyle olacak bunlar civanım üç arazi bize yetmez mi ha kaç tane daha olacak? “…

Şimdi almazsak, ileride çok paramız olmayabilir, pahalılaşır bu yerler. Bak şehir durmadan göç alıyor. Karşı çayırlıklar Çerkes ve Tatarlarla doldu. Onlar, yarın öbür gün genişlemek isteyecekler. 3’e aldığını, 15’e ver, su içinde gider bu yerler.

Hem şu Venedikli Levanten var ya! Toros’a çok gizli bir bilgiler veriyor. Aman kimse duymasın, Burası, İtalyan yönetimine bırakılacakmış! O zaman şehrin planlarını onlar yapacaklarmış. Dere’nin öbür yanına yönetim binasını İtalyanlar için yapıyorlarmış!..

Vanuş, sesini biraz daha yumuşatarak sordu. Jivan’ım, O mavi redingot ceketli Venedikli sirk kaçkını nereden biliyormuş bütün bunları? Hem neyle alacağız? Elimizde toplu paramız hiç kalmadı!..

Jivan, boğazını temizleyerek konuşmaya başladı; “senin şu iki antika bileziğin ile Lika’nın atını vereceğiz. Atın iki müşterisi var biri Rum Andon ile bir Türk, adı İsmail, az yukarıda oturuyorlar onlar da sur dışından yerler almış. Ata çok meraklıymış!..

Vanuş, biraz bozulmuş biraz sersemlemiş bir durumda Jivan’a çıkıştı: Bilezikleri unut Jivan! Ailemin 300 Yüzyıllık nişanesidir onlar, unut onları Jivan, unut! Ata gelince kızının mutluluğunu gölgeleme geleceğini karartma. Bak, daha evimiz yarım duruyor, tamamlayamadın! Şu hale bak İtalyanlar da söz sahibi oldular ya memlekette Sülalesine tükürdüğüm Rumlar onun için sözlü sazlı eğlenirler her gece… Sizler de alkış tutun e mi! Ey, Civan! Ağabeyim Garbis,  Çanakkale’den dönmedi; hakkında bir hüküm bile gelmedi! Sağ mıdır, ölmüş müdür?.. Osmanlı’yı hafife alma, onlar gibi olma! Çok üzersin beni, bilesin!..

Jivan, söze nereden başlayacağını bilemeden kolunu Vanuş’un boynuna sarıverdi.

“Haklısın Vanuş’um, Osmanlı bizim de devletimiz yönetiminde yüzyıllar boyu söz sahibiydik. Merak etme o, Rum çetecilere uymam ben sen kalk biraz şarap bul bana. Saklamışındır sen zor zamanlar için. Hem söz sana bileziklerine dokumayacağım”.

Jivan’ın, son sözleri yüreğine su serpmişti Vanuş ‘un ama kafasında açıkta kalan bir soru daha vardı!

“Lika’nın atından söz etmedi kefere” diye içinden geçirdi. Samanlığa doğru seğirtti. Sakladığı şaraplardan alıp sarhoş ettiğinde ona yeniden soracak ve vazgeçirecekti!

Mutfak kapısını açtığında Lika’nın yaşlı gözleriyle karşılaştı. Ana kız sarılıştılar. Vanuş, ağlayarak baktı kızının yüzüne; “Bizi, duydun değil mi?” Üzülme, ben şimdi ona istediği kadar şarap vereceğim. Sarhoş olsun, bu gece o atı aklından sileceğim onun! Yoksa, yaşlı Takor Amcana ileteceğim durumu, sen üzülme karagözlüm” diyerek, ayrıldı kızının yanından.

Vanuş, Samanlıktan iki şişe şarapla dönmüştü.

“Al civanım, bu gece iyice iç, sabah ola hayrola, bunlardan başka da yok bilesin. İdareli içesin” diyerek, tembihini de yaptı!

Jivan, şarap kadehlerini tek tek yuvarladıkça alacağı arsaları anlatmaya başladı. Toros’un caminin karşı sırasında yeni yerler aldığını, oralara; derme çatma dükkanlar yaptığını, çarşı içinde olmaya özen gösterdiği anlatıyordu…

Söz döndü dolaştı Lika’nın atına geldi!

“O Türk atı görmüş, çok para verdi” dediğinde, Vanuş;  “Sen delirdin mi, kızını öldürecek misin, asla müsaade etmem”!

Jivan, oturduğu yerden sallanarak ayağa fırladı.

“At dediğin ölümlü değil mi? Öldü, farz edin!.. Ne olacak? iki gün ağlayacak ama mal öyle mi? Yedi sülalenize kalacak!”

Lika, mutfakta artık ağlamıyordu. Vanuş, tartışmayı kesmiş cevap vermiyordu Jivan’a!…

Vanuş, o gece kızıyla yattı! Ne anlattıysa, kızının ağzından bir tek kelime alamadı. Telaşlanmıştı, küçükken de böyleydi! İçine kapanır, günlerce konuşmaz, etrafıyla hiç ilgilenmezdi.

Yaşlı Takor, bu hallerini bildiği için yeğenine atı hediye etmişti. Ergenliğini atıyla karşılamış, ruhunda güzellikler yaratmıştı at!

Jivan, çok erken çıkmıştı evden, yoğurthaneden, kayıklara yoğurt yükleyeceklerdi. Yoğurtların, akşam Konstantine’ de olmaları gerekirdi!..

Takor, Vanuş’u görünce yerinden hafifçe doğrularak; “Bu sabah kahveyi senin yapacağın içime doğmuştu sanki! Şu saate kadar bir türlü içemedim. Senin gelmen gerekiyormuş”!

Vanuş, kahveniz hemen hazır Bay Takor, çok konuşacaklarım var sizinle derdim çok derindir bilesin istedim” diyerek, Takor ’un mutfağına seğirtti.

Az sonra elinde kahve tepsisiyle dönmüştü!

Önce derin bir ah çekip sağanak halinde akan gözyaşlarıyla olanları Bay Takor’a anlatıyordu…

“Aslında” deyip, bekledi biraz Takor. Toros’un ticaret kafasına ben de güvenirim. Venedikli ile ben de konuştum bunları, 770 Musevi hane var. Sadece 170 haneyiz burada çoğunluk köylerde. Bizim cemaatin, cemiyet kurmaları zayıf seyrediyor. Sen, Jivan’a söyle; “akşama bana uğrasın, gerekeni birlikte yaparız!..”

Vanuş, Takor ‘un evinden aşağı inerken sevinçten deliye dönmüştü…

İçinden hoplamak, zıplamak geliyor, kahkahalar atmak istiyordu. Arpi, arkasından seslendiğinde Arpi’yi duymamış mıydı, yoksa duymazdan mı gelmişti!

Evin kapısını yıkarcasına açtığında son nefesiyle kızına seslendi: Lika, lika beni duy ne olur koş gel yanıma!..

Sesi, yarı boş evde yankılandı adeta! Cevap alamamıştı, bir daha seslendi bir daha seslendi! Aklına atı gelmişti Lika’nın!.. Ahıra koştu, atı da göremedi. Önce içine biraz su serpilmişti. Gezmeye çıkmıştır diye, teselli etti kendini.

Saatler, geçmek bilmiyordu ama akşam olmuştu. Yüksekçe bir tepenin üzerine çıktı uzaklara bakıyor, Lika’nın yolunu gözlüyordu.

Eleni’nin meyhanesinden hiç de alışık olmadıkları bir müzik sesi yükselmeye başladı. Bulgar Çingeneler gelmiş, hareketli müzikler çalıyorlar. Orta yerde geniş kalçalı bir kadın, masaların etrafında dans ediyordu. Ateşli Bulgar Müziği ile herkes kendinden geçmiş, kadının dansıyla mest olmuşlardı. Toros ve Jivan mest olanların başındaydılar. Bu gece, Eleni’nin meyhanesi; ilk defa Aleko’nun meyhanesinden daha çok iş yapar hale gelmiş, Eleni; zevkten Bulgar Çingenesiyle dansta yarışır bir haldeydi!…

O da ne? Lika’nın atı koşar adımla meydana girmişti. Lika, yoktu üzerinde. Vanuş, yığılıverdi oracığa! Dizleri taşımaz ağzı konuşmaz oldu bir anda! Hiç kendini bu kadar çaresiz hissetmemişti. Yoldan geçenlerin yardımı ile ayağa kalkabildi. Gözlerini attan yana zorla çevirebildi. Eyeri üzerindeydi. Gitti terini yokladı. Fazla terli görünmüyordu. Uzaktan gelmemişti at!

“İki saat önce siyah bir atlı ile sohbet ediyorlardı sokağın başındaydılar” atlının yüzünü göremedim ama beyaz atlının Lika olduğunu iyi gördüm” dedi yaşlı bir Rum kadını!..

Büyük bir gürültü ile iki el silah patladı Eleni’nin meyhanesinin önünde. Kurşunlardan biri cama mı değmişti, yoksa bir yerlerden bir taş mı sekmişti!.. Camın şangırtısı, silah sesine karışmıştı.

Ortalık sus pus olmuş, müzik susmuş, meyhanenin yarısı masaların altına girmişti.

Bir kadın sesi ile irkildiler!

Jivaaannn! Torooosss!.. Diye yırttırıyordu kadın…

Jivan, usulcacık masadan kalktı. “Vanuş bu! hayır olsun bakalım” diyerek dışarı çıktı!..

Toros, içeride kalmayı yeğlemişti!

Jivan, dışarı çıktığında Vanuş, “Jivan, bana kızımı getir, yoksa seni de Toros’u da o İtalyan zibidisini de vururum bu akşam” sözünü tamamlayamadı Vanuş, olduğu yere yığıldı kaldı.

Vanuş, gözlerini açtığında Rum bir hemşire, “geçmiş olsun, umarım iyi olacaksın” sözleriyle karşıladı. Onun tek düşüncesi, kızı Lika’nın bulunup bulunmadığı idi!..

Hemşire, odadan çıktığında Bay Takor içeri giriyordu.

Sandalyesini Vanuş ’un başucuna çekerek, Vanuş ‘un ellerini ellerinin arasına alarak konuşmaya başladı.

“Umarım, bir gençlik hareketidir. Umarım, sevdiği bir adamla gitmiştir. Aklınca Jivan’ı cezalandırmaktır. Aksini düşünmek bile istemiyorum. Bütün bir şehirde ve ovada kolluk kuvvetleriyle birlikte Siyah atlı bir adam arandı. Öyle birine de rast gelinmedi. O yaşlı Rum kadınından başka gören de yok”!…

Hadi hazırlan, bize alacağım seni.

Olayın üzerinden 20 gün geçmiş Lika’dan hiçbir haber alınamamış 20 günde Rum kadının verdiği bilgiden başka bilgiye de ulaşılamamıştı.

Vanuş, yemeden içmeden kesilmiş, hasta bir halde yatıyor, Bay Takor ‘un dışında kimse ile görüşmüyordu.

Çok sevdiği biricik Jivan’ı da arayıp sormamıştı. Acaba ne yapıyordu? Kendisi gibi kızına yanıyor muydu?..

Aradan birkaç gün daha geçmişti! Bay Takor, bir gün elinde bir kese altınla Vanuş ‘un odasına girdi!

“Jivan’ı, atı satarken yakaladım! Atı, İsmail’e veriyordu. İsmail, atı aldığında, uzattığı keseyi elinden aldım. Jivan, bir şey diyemedi. Aldım, sana geldim” dediğinde, Vanuş; “istemem onun parasını” diye inledi.

Bay Takor, sesini yavaşlatarak konuşmaya başladı!

“Seni, Jivan’a babandan ben istemiştim. Her zaman kızım bildim seni. Şimdi, seni Konstantin’e de kız kardeşimin yanına göndereceğim. Bu kesedekiler senin tedavin için gerekli olacak sana.

Kendini, çok harap ettin. Evet, haklısın ama seni de kaybetmeyi göze alamam ben! Kim bilebilir ki belki bir gün çıkagelir Lika’mız…  Hayat hep bir umut değil midir”?.. Şimdi, komşumuz Annakhatun seni hazırlayacak. Yarın sabah erkenden limana gideceğiz. Oradan, deniz yoluyla Phsomatya’daki kardeşimin yanına gideceksin…”

Vanuş, bir yoğurtçu teknesiyle ayrıldı kasabadan. Giderken, dönüp bakmadı bile! Gözyaşlarını, rüzgâra bırakarak gitti buralardan!..

İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Örselemeden!

Güzel Haberler de var!..

Meeting

FAŞİSTLER KÜMEYE !..

Anımsamakta Yarar Var

Kanun Namına!

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

İlgili Yazılar

Örselemeden!

Güzel Haberler de var!..

Meeting

FAŞİSTLER KÜMEYE !..

Anımsamakta Yarar Var

Kanun Namına!

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm