Ana SayfaLütfü ErtürkKestaneci Sadi..

Kestaneci Sadi..

Yaşı 50’nin üzerinde olanlarımız genellikle anımsayacaklardır. Sırtında kamburu ile iskelenin hemen girişine arabasını çekerek, yaz kış  orada kestanelerini satardı!.. İşte, biraz onun birazda ailesinin hikâyesidir bu!..Anne Hüsniye Hanım, Silivri’nin yerli halkından olup, çok sık söylediği, “benim annem saraydan çıkmadır”  sözünü ispatlamaya yönelik söylemler geliştirmiştir. Belki de doğruydu! Silivri’de sık rastlanan bir olaydır bu! Haremden çıkanları memur kısmına gelin edip, bu bölgeye gönderdikleri çok olmuştur… Hüsniye hanım, “Annem Saraylıydı” dediği, bir kadının kızıydı.. “İki kız kardeştik” diyordu, kardeşini Silivri’nin, yerlilerinden; büyük bir çiftlik sahibine vermişler, kendisini de Edirne’den gelen Posta şefi Hasan Hilmi ile evlendirmişlerdi. Eskilerin tabiriyle “İndirme” dedikleri kerpiç bir evde oturuyordu… Esmer tenliydi, kocaman siyah gözlerine baktıkça ‘milliyetini kestirmeye’ çalışıyordum!.. 80’ine merdiven dayamıştı. Sırtındaki feracesi artık rengini yitirmiş, “şu renkti” denilecek bir durum ortadan kalkmıştı. Rüzgâr, herkese işler, bir tek Hüsniye ablaya gücü yetmezdi! Ne kadar hızlı eserse essin. Omuzlarına attığı feracenin eteğini bile  oynatamazdı! O da bir şey mi?.. Ya, dudaklarından hiç düşürmediği sigarsının külünü bile düşüremezdi. İşte öylesine kaknem bir Hüsniye ablamızdı.  Hasan Hilmi’den iki oğlu oldu. Biri Dondurmacı Necdet, diğeri de Kestaneci Sadi abimizdi! İkisi de seyyar esnaflık ediyorlardı. Hasan Hilmi, içkiye düşkünlüğü ile bilinir, içtikten sonra da Hüsniye ablayı bir güzel pataklardı!. Bir gün olsun “gık” bile  demedi, Hüsniye Ablamız. Dayak yiyerek, sabrıyla öldürdü Hasan Hilmi’yi… İkinci bir evlilik yaptı, Kazım Kaptan dediğimiz bir denizci ile evlendi. Ondan da bir oğlu oldu, Nejat adını verdiler… Kazım Kaptan, boylu poslu sarışın, yakışıklı bir adamdı ama bir o kadar suskun bir kişilikti. Balıkçılık yaparak geçimini sağlıyordu. Hüsniye ablamız, Öylece, sessiz sedasız büyüttü çocuklarını.  Necdet abi, kendi halinde çalışkan mı çalışkan bir adamdı. Yaz aylarında, dondurma; kışın, boza ,sahlep, köfte ekmek, maçlarda sifon(Gazlı limonata) gibi elde satılbilecek ne varsa satardı! Nejat, babasının dibinden ayrılmaz, onunla balığa gidip gelirdi…

Oysa, Sadi öyle miydi? Elini kestaneden başka bir şeye sürmez, iskelenin üstünden de başka bir yerde tezgah açmazdı!.. Hemen girişe, üç tekerlikli arabasını çeker kömürünü yakar, minik el radyosunu açarak müşterisini beklerdi.

Hava karardığında çay bahçemizin ocağına gelir, bir çay alır; dönerdi arabasının başına… Dikkatimi çekmişti, çay bardağının boşunu almaya gideceğim ama bardak bir türlü boşalmazdı! Derken, bir gün “dekman” yapıverdim! Arabanın altından votka yapıyor, evde kaynattığı vişne veya erik hoşafını da şişeleyip getiriyormuş. “Bedava verseler, hazır meyve suyu içmem!” diyordu!.. “İdare et işte, görüyorsun durumu. Çekilmez bu hayat başka türlü..”Cümleleri ile samimiyetimiz arttı. Bazı akşamlar, Hüsniye ablamız gelir, uzağımızda durur, çağırırdım, “ gel sana kahve yapayım” derdim. “Yanına, sigarasını da koy ama!” diyerek, asla çay bahçesinden içeri girmezdi…

Birgün, Sadi abi; “annem gelince, yüz verme şuna” demez mi? Geçen akşam hapı fazla attım herhalde, birilerini vuracağım demişim. Şimdi peşimde geziyor, kuş kadar canınla sanki beni durduracak gibi” dediğinde, Sadi abiye baktım! Annesinden farkı yoktu, kuş gibiydi ama atarlı, giderli konuşmayı beceriyor ağzına yakıştırıyordu! Gözümü kararttım, sordum! Nasıl oldu, bu kamburluk deyiverdim! “Nerem doğru!” diye cevapladı! Baksana, suratım içine çökük, burnum eğri, kafam sola yatık. Çenem yamuk, daha sayayım mı diye hırslanarak saydırmaya başladı! 6 yaşında, kemik hastalığına yakalanıyor, bir iki doktora gidiliyor şartlar okadar! Yapacak bir şey yok, acılar içinde kıvranırken bir süre sonra duruyor hastalık!.. Olan olmuş, geçen geçmişti.. “Evde düzgün olduğum, tek bir sünnetlik bir resmim var! Kitap içinde saklarım hep. Akrababımız olan o zengin çocukları ile beraber sünnet olmuşuz… Gördüğüm, göreceğim hayattaki en büyük zengiliğim o resimde saklıdır. O yüzden, güzel ve sağlam bir çocukken böyle bir hilkat garibesi oluşumadır isyanım ama yine de fazla kafayı takmıyorum! Aslımı biliyorum ben. Bak sünnet olduğum adamın oğlu geçiyor altında spor amerikan araba 7 bin dönüm araziler bu kopile kalacak! Çocuk benim de arkadaşım. Geçerken, korna yaptı bize! Bizmki falçatıyı çekti, havada sallayarak, uzaktan uzağa “doğrarım seni” işareti yapmaz mı?.. Hüsniye abla nereden çıktı göremedik bile, “Sadi, kendine gel! Onlar, senin akraban, kız kardeşimin torunları onlar, diye bas bas bağrıyordu! “duyuyorsun işte, koş sen bana bir çay daha kap gel, gör işte hayatımı!”

Az sonra çayı getirdiğim de “Sadi Abi, tek bir resmim var diyordun, resmini bir kitabın içinde sakladığını söylüyordun, çok mu kitabın var? Okur musun, sen kitap falan?” dediğim de gülmeye başladı” o zaman çenesinin yamukluluğunu fark etmiştim! “Lütfüm, bir gece tezgahı kapattım, eve gidiyorum, köşedeki yeşil binadan bir hanım sesleniyordu, hem de adımla sesleniyordu! “Sadi Bey, biz de çok kitap var, sizin işinize yarar mı külah falan yaparsınız vereyim  mi ister misin?” Deyince, ben de kırılmasın, gücenmesin diye alayım dedim! Bir araba kitap verdi bana!.. kıyamadım kitapları hiç etmeye eve dizdim onları gelip geçtikçe okudum hepsini! Sor şimdi, Sadi Abin ilk okul üçten ayrıldı ama okuduğum kitapları saysam profösörler okumamıştır. Gülüştük! Kış gelmişti çay bahçesini kapatmıştık. Ben de eczanede çalışyordum. Bir gece nöbetindeyim bu geldi. Bana iki kutu lido kodein ver, çok öksüyorum dedi! Gözlerine baktım, “uzatma işte, ver hadi; krize girmeden yutayım!”dedi. yuttu da… kışı güç bela geçirdik 1976 kışıydı.  Bir kar yağmıştı, Hüsniye ablanın evini kapamıştı. Hüsniye ablamın yakacağı bitmiş, ördek sobada yazdan topladığı gündöndü saplarını yakmaya çalışıyordu.  “kış gününde ne olur?” diye düşünürken, önce “ver parayı kendi alsın” diye düşünmüştüm. Sonra “elinden alırlar” diyerek, bir çeki odun aldım, biraz da bakkaldan öteberi, en çok da “ gözünü seveyim, beni sigarasız bırakma..” diye söylenirdi. Kışı hep birlikte  geçirmiştik! Kış sonunda, bahara çıkarken; Sadi abi, kardeşini falçatayla, gözünden yaralamıştı. Ses etmediler, anne baskın çıkmış, ört bas ettirmişti olayı! Bir daha Necdet Abimizin gözü, yaz kış sulandı durdu! Sadi Abi niye yaptın böyle bir şey dediğimizde “ yeter bu kadar susmak, tanısınlar bizi de biraz” diyordu! “Sırada biri daha var onu bu iskeleye sermezsem bana da Muhtar Sadi demesinler” diyordu! “Muhtar” diye,  çağrılmaktan çok hoşlanırdı. Hiçbir aileye, hiçbir kadına, kıza musallat olmamış, bilakis bu tür davranış içinde, olanları da uyarıyordu!..1978 kışında asker olup gitmiştim. 20 ay sonra döndüğüm de Hüsniye ablamızın acı haberini aldık. Dudağındaki sigarayla süzülür gibi yürüyen Hüsniye ablamız yoktu artık! Sadi abimiz, adam vurmuştu. 140 kiloluk Hasan’ı iskeleye yıkmıştı! Dediğini yapmıştı. Hasan’da aldığı bıçak darbesinden kurtulmuş, Sadi Abinin de cezasında indirim olmuştu! Hayat böyle geçiyordu! 1980’li yılları yaşıyorduk. 1987 kışında, ansızın Sadi Abimizde ayrıldı  aramızdan! Acıları dinmişti ya! En çok ona sevinmiştim!…

İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

İlgili Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..