Çıvgar

Kış erken bastırmış, sonbahar yağmurlarını göremeden karla karşılaşmışlardı.Çarşının orta yerindeki çınarın dalları, kar ağırlığından kırılmış hatta ortadan yarılmıştı desek yeri vardı…

Tam karşısındaki kahvehanenin bir haftalık yakacak odunu çıkmıştı.

Koca çarşıda insan nesli görünmez olmuş, kimse evinden dışarı çıkmıyordu. Hele akşam saatleri kimsecikler görünmüyordu.

Ocakçı, kahve sahibini süzüyor “kapat gidelim” komutunu bekliyor gibiydi! Öyle olmadı! Kahvehane sahibinin sesi boş kahvehanenin içinde yankılandı!

“Sobaya, odun at”!

Ocakçı Salih, 1948’de gelmişti yanına. Turgut Bey, Salih’i çalıştığı çiftliğe gelip, çekip almıştı adeta! Alma nedeni de atlardan iyi anlamasıydı! İyi at koşar, atları iyi kullanır, onlarla konuşurdu adeta! Yedi yıldır beraberlerdi.

Normal zamanlarda aralarında hiç konuşmazlar, bakışarak anlaşırlardı sanki! Dışarda kar neredeyse çatıları örtecek kadar yağmış ve yağmaya da devam ediyordu!

Turgut Bey niçin sobaya odun at demişti! Neden, böyle söylemişti?

Kafasını ocaktan dışarı çıkarıp baktığında Turgut Bey kahvehaneden dışarı bakıyordu. Yavaşça ona doğru yürüdü. Salih’in de merakı artmıştı! Ne bekliyordu, neden böyle söylenmişti! “Hayırdır”! demeye kalktığında Turgut Bey’in “pek de hayır değil ama bakacağız” sözüyle irkildi!

Salih de dışarıya bakmaya başladı! Karşıdan uzun boylu, uzun paltolu bir adam kahvehaneye doğru yürümeye çalışıyordu! Bele kadar bir kar vardı çarşının içinde… Muharrem Efendinin oğlu değil mi bu? “Evet ağabey, hayırdır; böyle bir havada bu saatte”! Saat deyince, ikisi birden dönüp duvardaki guguklu saate baktılar! Saat 18.00’di ama hava zifir karanlıktı! Uzun aralıklarla 4 adet gaz lambası vardı çarşıda. Fenerci Ahmet’i fark ettiler! Gaz dolduruyordu lambalara…

Zar zor kahvehaneye ulaşan genç adam kapıdan içeri girdiğinde soluk soluğa bir selamlama ile bir sandalyeye adeta çöktü! Uzun boylu, siyah saçlı ve siyah bıyıkları vardı! Söze, Turgut Bey başladı: “Hayırdır evlat, bu saatte senin işin ne burada?

İyi havada göremiyoruz ama hava kötü olunca düştün buralara! Acı tebessümler dolaştı bir an kahvehanenin içinde… Salih, elinde iki ıhlamurla yanlarına geldiğinde!.. Genç adam uzun uzun Salih’e baktı! Bakmayı sürdürerek, konuşmaya başladı!.. “Benim işim Salih arkadaşla tabii senin izninle olacak bir iş bu! Salih de Turgut Bey de meraklanmışlardı!

Kışın uzun süreceğini söylüyorlar. Bizim hanımla kızımız köye gittiler. Ben, burada; onlar, orada!.. Nasıl olur? Bir aydan evvel kalkmaz bu kar endişeliyim! Turgut Bey meraklanmıştı! “İnsan kış ağzı yapar mı böyle bir hata? Gönderir mi hiç çoluk çocuğunu gezmelere?  “Kış bu belli mi olur” derken, Salih ile bakışmışlar ikisi aynı anda gülümsemişlerdi birbirlerine…

Turgut Bey: “Anladım evlat, diyorsun ki senin Salih yapar bu işi gider çocukları alır köyden diyorsun”!

“Tam da öyle, aynen dediğiniz gibi Turgut ağabey. Gider değil mi? Gidebilir değil mi? Kabul edin ne olur. Çocukla bu kışta köy yerinde ne yaparlar”?

Bütün bunları söylerken gözleri bir Turgut Bey’de bir Salih’teydi… Salih yavaş adımlarla kahveden dışarı doğru yürürken genç adam merakla Turgut Bey’in yüzüne bakmaya başladı! Salih kapıdan dışarı çıkmış karları inceliyor, yolu tekmeliyordu! Turgut Bey, gülümseyerek baktı genç adama; “sanırım oldu bu iş, bakalım; neticeyi beraber göreceğiz. Ne söyleyecek bizim Salih? Sürücülükte Trakya’da üstüne tanımam! Az mı karakışlar gördü bu genç adam. Mekânların bütün ihtiyacını dağıtırdı.” Dediğinde Salih içeri girmişti. Turgut Bey: “ Hadi Salih’im oldu bu iş deyiver”!

“1954 kışındaki gibi yapacağız Turgut Bey”! Dediğinde, Turgut Bey hafifçe gülümseyerek cevapladı! “Tabii ya çıvgar vuracaksın değil mi”? Salih hafifçe başını sallayarak; “sabah ola hayrola, bakarız bi çaresine” deyince genç adam Salih’in ellerine yapıştı aman ne olur Salih gidemem deme” deyince Salih, “arabaya tente takmamız lazım. Yatak, yorgan, döşek, serilecek, kuru gıdalar koyacağız. Atlar için arpa, yulaf ve bol miktarda kendir çuvallardan 30 tane kadar bulacağız”!

Genç adam, bu sefer endişeli bakışlarını Turgut Beye çevirdi! Turgut Bey durumun vahametini anlamış ve genç adama dönüp “merak etme sen, hepsini ben ayarlarım, demişti. Yalnız, baharda; çuvallarımın yerine yenilerini isterim. Çünkü onlarda hayır kalmayacak. Atların ayaklarına ve de arabanın tekerleklerine saracak onları bu Salih!

Salih onaylarcasına başını salladı! Sabah erken gelir arabayı hazır ederim! Kazbek atları öne, arkaya İngilizleri takarım dörtlü çıvgarla hallederiz bu işi diyerek çekildi!

O gece kahvehanenin sobası hiç sönmedi! Genç adamla Turgut Bey kahvehanede sabahladılar!

Sabaha karşı Salih geldi! Sıkı giyinmiş bir vaziyette; “ben atların yanına gidiyorum” diyerek hiç beklemeden çekip gitti… Döndüğünde saat kuşluk vakti olmuştu! At arabasında dört at koşuluydu. Tentesi, brandası takılmış içerisinde yataklar, yorganlar, battaniyeler doluydu. Bir sepette yiyecekler vardı! Turgut Bey hayranlıkla bir Salih’e bakıyor bir atlarını inceliyordu! Salih’e güveni tamdı ama kış şartları çetin geçerdi. 10 km fazla uzak bir mesafe değildi. Lakin, yağan kar da dam boyunca idi…

Salih, üst üste üç su bardağı çayı devirip, yola çıkmak üzere arabasına bindiğinde Turgut Bey arkasından bağırıyordu. “Yemek aldın mı”? Diye! Kırbacın sesi rüzgârın sesinin arasına karıştı gitti! “Yumurta ve pekmez yeter” diye cevapladı Salih!..

Kasabanın dışındaydı! İçerideki kadar kar yığını yoktu, ova daha az kar tutmuştu! Bir an takip edeceği yolu düşündü nereden gitmeliydi? Çünkü kar öyle yağmıştı ki yol, iz görünmüyordu. Çocukluğundan beri gidip geldiği yolun her taşını ezbere biliyordu! Tuzla’yı ve Çerkez merasını kullanıp, Yapağca (Alipaşa)köyünün altına çıkacak, oradan; Küçükkılıçlı köyüne geçecekti.

Atlarına çok güvenirdi Salih. Hele Kazbek atlarını, onları ayrı severdi. Kafkas steplerinde böyle havaları çok görmüşlerdi. O yüzden yolu açmaları için onları öne bağlamıştı. Arabanın dört tekerliğine çuvallar sarmıştı! Tekerlekler kaymıyor ve yola tutunuyorlardı… Hoş, yol diye bir şey yoktu ya! Hava şartları kış, yol şartları zordu!

Salih, genç adamın sesinin tınısından pişmanlığını anlamış, “bir yerde bir hata var” diyordu ama ne diyebilirdi ki Turgut Bey varken ona söz düşmezdi!

Git şeytan başımdan diyerek “ya tevekkül ya tevekkül” deyip, kırbacını havada döndürüyordu…

Köye geldiğinde arabadan atlayıp, hemen atların terini kontrol etti. Tek, tek terlerine bakıyordu! Üşütmemeleri lazımdı. Arabayı önüne çektiği evin kapısına giderek, seslenmeye başladı!

“Fehmi Ağa, Fehmi Ağa…” Sesine evin köpekleri gelmiş, etrafını sarmışlar ama o bunları çok yaşamıştı! Oralı bile olmamıştı. Derken, evin kapısı yavaştan açılmış “kimsin?” Diye, bir cevap gelmişti! “Fehmi Ağa, ben Salih, Turgut Beyin adamıyım, kahvehaneden geliyorum. Turgut Bey’in selamlarını getirdim. Diyeceklerim var sana”dediğinde kapı yavaştan ardına kadar açılmış, “gir bakalım Salih hayırdır” diye cevap vermişti Fehmi Ağa!

Salih olanları ve Turgut Bey’in dediklerini bir bir anlatmış eline tutuşturulan ıhlamuru yudumluyordu!

Fehmi Ağa bir an suskunluğunu korudu ama evin içinde kadınların sesi hızla yükseliyordu! “Susun”! diye ünledi Fehmi Ağa!… Ben, Turgut Beye de güvenirim Salih’e de… Mesele o değil, mesele bizimkinin ne düşündüğüdür!

Zaten yolu yok bundan gayri gideceksiniz! “Hazırlanın” diye çıkışını bitirdi. Evdekilere Salih’in güvenilirliğinden bahsediyor yolu geçebileceğini ve gidebileceğini anlatıyordu!

Hazırlıklar bitmiş Salih atlarının terlerini havlularla silmiş, yola hazırlamıştı! İkindi gibi çıktılar yola, hava karadığında orada olacağız dedi! İki yaşlarında bir kız çocuğu ve annesi yolcusuydu Salih’in.

Aheste sürüyordu atlarını. Yapağca köyünden sonra hız verebilirdi, sepeti işaret etti, “yumurta ve pekmez var” dedi.

Cevap gelmedi!

Kasabaya girdiğinde akşam alacakaranlık içindeydi! Hancının dükkân önündeyken, çarşının içinden birkaç cılız alkış koptu Salih’e, eliyle selamladı çarşıdakileri. Turgut Bey ile karşı karşıya geldiklerinde ikisi de başlarını eğerek birbirini selamladılar… “Eve gidelim” dedi, genç adam! Atlarını, Boyacıbayırına doğru sürdü Salih!

Az sonra evin önündeydiler. Kadın ve çocuk hızla eve girdi… Genç adamla Salih, karşılıklı kalmıştı!

Genç adam ne yapacağını bilemeyecek durumda! Nasıl teşekkür edeceğini şaşırmış bir haldeydi!.. Ellerini ceplerine atıyor sonra hızla geri çekiyor. “Bo.. bo.. borcumuzu nasıl ödeyebiliriz” dedi, kısık ve mahcup bir sesle…

Salih hafifçe kaşlarını çatarak ne borcu tevekkül bu tevekkül diyerek kamçısını havada inleterek ayrıldı oradan!

Bu hikâyenin bir yanı beni çok ilgilendiriyordu! Belki de tevekkül benimle ilgili doğmuştu zamanın saatinde!.. Kahveci Turgut; Silivri’nin ünlü ağabeylerinden Turgut Bingöl. Benim adımı koyan kişidir.

Salih benim babam. Genç adam, benim kayınpederim. Salih’in köyden getirdiği kadın ise kayınvalidemdir. Bu tevekkül değil midir? Bizim hikâyemiz de böyle başlıyordu işte!..

Önceki İçerikİnce Ayar
Sonraki İçerikAmatör yerine özengen…
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

İlgili Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..