Temmuz 1984...
İstanbul sıcağını geride bırakmış, gece serinliği şehrin üzerine yavaş yavaş çökmüştü. Boğaz’dan esen hafif rüzgâr, Topkapı Otogarı’nın egzoz kokusuna bile ferahlık katıyordu. Saat, akşam dokuzu biraz geçmişti. Aslında o akşam için hiçbir planım yoktu. Sıkıcı bir akşamdı. Kahvede çayımı içiyor, televizyonda yaz olimpiyatlarıyla ilgili haberleri dinliyordum. SSCB olimpiyatları boykot etmiş, sporcu göndermemişti. Türkiye ise 46 sporcu göndermişti.
Kahveci Feti abi,
“Ah, ben senin yaşında olsam…” diye söze girdi.
“Ee, ne olmuş benim yaşımda olsan?”
“Burada benimle oturmaz, gider gezerdim,” dedi.
Ben de Feti abinin gazıyla soluğu Topkapı’da aldım.
Türkiye’nin dört bir yanına giden otobüslerin arasında dolaşıyordum.
Topkapı’nın kendine has bir hayatı vardı.
Muavinler ellerini ağızlarına götürüp bağırıyordu.
"Ankara!.. Son yolcu!.."
"Adana... Adana..."
"Bursa hareket ediyor!.."
Her firmanın yazıhanesinin önünde ayrı bir telaş yaşanıyordu.
Yaşlı bir kadın oğlunu askere uğurluyor, küçük bir çocuk camdan babasına el sallıyor, gurbetçiler ellerindeki valizlerle sıra bekliyordu.
Birden durdum. Karşımdaki yazıhanenin camında altın sarısı harflerle yazılmış bir cümle vardı.
"Ne olursan ol, yine gel."
Altında küçük harflerle:
Hz. Mevlânâ
Sanki otogarın bütün gürültüsü bir anda uzaklaşmıştı.
"Bu söz insana emir vermiyor."
“Belki de gerçekten çağırıyor,” diye düşündüm ve yazıhaneye girdim.
Görevli gözlüğünün üzerinden baktı.
"Buyurun."
"Konya'ya bilet."
Görevli listeye baktı.
"Şanslısınız."
"Niye?"
"Son koltuk."
Biletleri uzatırken gülümsedi.
"Özkaymak'la ilk defa mı gidiyorsunuz?"
"Evet."
"Memnun kalırsınız."
Dışarı çıktığımda peronda bekleyen otobüs bütün ihtişamıyla karşımdadaydı.
Kırmızı gövdesi ve metalik gri kuşağıyla, bütün asaletiyle bir Mercedes-Benz O 302…
Ön camındaki plastik tabelada
KONYA
Motor rölantide çalışıyor, O 302’nin kendine has ritmik sesi peronu dolduruyordu.
Şoför, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, otobüsün etrafında tur atarak son kontrollerini yapıyordu.
Muavin ise bagaj kapağını kapatıp yolculara sesleniyordu.
"Konya!.. Akşehir!.. Ilgın!.. Son beş dakika!"
İçeride bordo koltuklar vardı. Koltuk başlıklarında hafif bir sabun kokusu ve nem kalmıştı; otobüsün yeni temizlendiği her hâlinden belliydi. Otobüse bindim ama içeride iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar yolcu vardı.
“Hani son biletti?” diye mırıldandım.
Muavin söze karıştı:
“Burası Topkapı. Satılan her bilet son bilettir.”
Cam kenarındaki 4 numaralı koltuğa oturdum.
"İşte şimdi başladı."
Saat tam 22.00’de otobüs ağır ağır Topkapı Otogarı’ndan çıktı. İstanbul’un gece ışıkları camlara yansıyordu. Kısa süre sonra Boğaziçi Köprüsü’nün aydınlatmaları göründü. Köprüye yaklaşırken içeride bir sessizlik oldu. O yıllarda Boğaziçi Köprüsü’nden gece geçmek başlı başına bir yolculuktu. Sağ tarafta ışıl ışıl Boğaz… Karanlığın içinde süzülen şehir hatları vapurları… Karşı kıyıda Üsküdar’ın sarı ışıkları… Cama yaslandım.
"Her seferinde ilk kez görüyormuş gibi oluyorum."
Kaptan köprüyü ağır ağır geçti. Otobüs Anadolu yakasına indiğinde ilk durak Harem oldu.
Peronda bekleyen birkaç yolcu daha bindi. Yaşlı bir çift, üniversiteli iki genç ve elinde kafes içinde kanarya taşıyan bir amca… Muavin biletleri kontrol ettikten sonra kapıyı kapattı. Otobüs yeniden yola koyuldu. İstanbul yavaş yavaş arkada kalırken kaptan kasetçalara bir kaset yerleştirdi. Hoparlörden Ferdi’nin sesi duyuldu.
“Zamanı mıydı…”
Kimse konuşmuyordu. Çünkü artık yol başlamıştı. Yol, insanı her zaman sustururdu.
Uykunun en tatlı yerinde, O 302’nin kurmalı el freninin sesiyle ve muavinin “On beş dakika çay ve ihtiyaç molası! Çaylar şirketten!” anonsuyla uyandım. Sapanca Gölü’nün kenarındaki bir tesiste mola vermiştik. Esinti içimi ürpertmiş, uykumu açmıştı. Gecenin karanlığını, gölün üzerine düşen dolunay aydınlatıyordu. Mola yerlerinin meşhur anonsları birbiri ardına yapılmaya devam ediyordu.
“Falanca istikametinden gelip filanca istikametine gitmekte olan bilmem ne Turizm’in yolcuları! İstirahat süreniz dolmuştur. Otobüsünüz hareket edecektir. Yerlerinizi almanız rica olunur.”
İnsanlar, sanki bu anonsları kaçırmamak ister gibi anonsçuyu pür dikkat dinlerdi. Anonsçuların dinlenme tesisi anonsları, sanatçıların performansıyla yarışırdı. Çayımı yudumlarken bizim otobüsün anonsu da duyuldu. Anonsçuyu kızdırmaya gelmezdi; hemen yerimi aldım, ne olur ne olmaz. Otobüs, Sakarya Nehri gibi sakin sakin ilerliyordu. Nehirle birlikte Pamukova’yı, ardından Osmaneli’ni geçtik ve meşhur Gülümbe rampalarına vardık. Kaptan, virajlı rampalarda bütün maharetini konuşturuyor, kamyonları bir bir geçiyordu. Çıkışı bazen uzun süren rampaları çabucak aşıp Bilecik’e vardık. Şehir girişindeki jandarma alayında, çocuklarını ziyarete gelen birkaç kişiyi indirdikten sonra Eskişehir’e doğru yola koyulduk.
Eskişehir’de, Porsuk Çayı’nın hemen yanı başındaki garaja geldiğimizde ikinci kaptan ön tarafa geçti. Meğer arka beşlinin oradaki perdenin arkasında yatıyormuş. Ben de O 302’nin huzur veren motor sesine arada bir karışan homurtuyu otobüsün arızası sanıyordum. Meğer bizim ikinci kaptanın horultusuymuş!
İkinci kaptan, ağır görüntüsüyle ters orantılı biçimde otobüsü kullanıyor; ara gazlarıyla adeta konuşturuyordu.
Bolvadin’e yaklaştığımızda otobüsümüz sağa yanaştı. Kaptanla muavin otobüsün arkasında bir şeylerle uğraştılar. Çok uzun sürmeden yeniden yola koyulduk. Ancak otobüsü konuşturan kaptan artık daha yavaş ve temkinli gidiyordu. Yolcuların merakını gidermek muavinimize kalmıştı. Radyatörde sızıntı olduğunu, su ekleyerek yola devam edeceklerini söyledi. Çay’da ve Sultandağı’nda aynı işlemleri tekrarladık. Akşehir’e yaklaştıkça daha sık durmaya başladık. Her duruşumuzda su tamamlanıyor, sonra yola devam ediyorduk. Son duruşumuzda, bidondaki su bitince muavin arka kapının yanındaki dolapta bulunan cam şişelerden su alıp eksileni tamamladı.
“İyi su senin de hakkın,” diyerek otobüsle konuşuyordu.
Dinlenmekte olan kaptan, “Böyle gidemeyiz, sanayiye girelim,” deyince Akşehir sanayisine girdik. Sanayinin girişindeki çay ocağına seslenerek açık bir radyatörcü olup olmadığını sordu.
İçeriden bir ses geldi:
İçeriden biri, “İleriden sağa dön, Nuri Usta’nın dükkânını göreceksin,” diye seslendi.
Söylediği gibi sağa döndüğümüzde Nuri Usta’nın dükkânı karşımıza çıktı. Önünde, 17 plakalı, efsane seri TM 140 BMC kamyon duruyordu. Nuri Usta, bozkır güneşinde kavrulmuş esmer bir Anadolu delikanlısıydı. Kaptanımız, “Ustam, kolay gelsin. Bizim arabanın radyatöründe delik var. Zor bela buraya kadar geldik. Bize bir yardımcı ol,” dedi.
Nuri Usta,
Nuri Usta, “Şimdi şu Çanakkaleli kamyoncu arkadaşımın radyatörünü tamir edeceğim. Sonra size de yardımcı olurum,” dedi.
Söze, adının Hasan olduğunu sonradan öğrendiğim kamyoncu girdi.
“Usta, bizim yükümüz seramik. Sen arkadaşlarımın işini yap, ben beklerim,” dedi.
İri yapılı, renkli gözlü bu adam, yolcuların gözünde bir kamyoncudan çok bir salon beyefendisine benziyordu. İlginçtir, bu üçlü yıllar sonra bir kez daha karşılaşacaktı.
Ben de üçünün yanına yaklaşıp, “Kaptan, ben şehir merkezine gidiyorum. İşiniz biterse ve ben burada olmazsam beni aramanıza gerek yok,” dedim. Şehir merkezine doğru yürümek üzere dönmüştüm ki Nuri Usta seslendi.
“Bizim oğlan, bak bi!”
“Merkezde Güvendik Pastanesi’ne git, orada kahvaltını yaparsın.”
Usta, benim yola devam etmeye niyetim olmadığını anlamıştı.
“Öğlen de etli ekmek yersin,” diye ekledi.
“Tarık Buğra beni çağırıyordu.”
Belki de o akşam Topkapı Otogarı’ndaki yazıhanenin camında gördüğüm “Ne olursan ol, yine gel.” sözü sadece Konya’ya değil, Akşehir’e de çağırmıştı beni.
Otobüsün radyatörünün delinmesi artık can sıkıcı bir aksilik değildi. Aksine, sanki kader direksiyonu usulca kırmış, beni hiç hesapta olmayan bir durağa getirmişti.
Sanayiden şehir merkezine doğru yürürken içimden, “Demek Küçük Ağa da bu sokaklarda yürüdü.” diye geçirdim.
TRT’de geçen yıl yayımlanmaya başlayan Küçük Ağa dizisi hâlâ herkesin dilindeydi. Kahvelerde ertesi gün dizinin son bölümü konuşulur, gazeteler oyuncuların fotoğraflarını yayımlardı. Çetin Tekindor’un İstanbullu Hoca’sı, Fikret Hakan, Ahmet Mekin, Erol Taş… Artık onlar sadece oyuncu değil, Millî Mücadele’nin içinden çıkıp evlerimize konuk olan insanlardı.
Gözlerimi kapattım.
Bir an için zaman yerinden oynadı.
Sanki cübbesinin eteklerini hafif rüzgâra bırakarak İstanbullu Hoca karşı kaldırımdan yürüyordu.
Çolak Salih biraz ileride, omzundaki yükle ağır adımlarla geçecek gibiydi.
Çakırsaraylı’nın adamları bir kahvenin önünde sessizce oturuyor, kasabayı gözlüyordu.
Tam o sırada uzaklardan uzun bir tren düdüğü yükseldi.
İçim ürperdi.
Başımı raylara doğru çevirdim.
Bir anlığına bunun sıradan bir yük treni değil, Batı Cephesi’ne cephane ve asker taşıyan trenlerden biri olduğunu düşündüm.
Oysa takvim Temmuz 1984’ü gösteriyordu.
Ama Akşehir’de zaman bazen takvimlere aldırmıyordu. Burada geçmiş, bugünün omzuna usulca dokunuyor; insan farkına varmadan kendini tarihle aynı sokakta yürürken buluyordu. İşte Tarık Buğra’nın büyüsü de buydu.
Romanı okurken Akşehir’i görüyordunuz. Akşehir’de yürürken ise romanı yaşamaya başlıyordunuz.
Meydana geldiğimde beni, Hoca’nın eşeğe ters bindiği heykel karşıladı. Bir yanda Millî Mücadele’nin ağır günleri, diğer yanda Nasreddin Hoca’nın yüzlerden eksilmeyen tebessümü… İnsanın hem yüreğine dokunan hem de yüzünü güldüren bir şehirdi burası.
Sora sora Güvendik Pastanesi’ni bulmuştum. Gerçekten de Nuri Usta’nın söylediği gibiydi.
Poğaçamı yerken gözüm duvardaki Nasreddin Hoca fıkrasına takıldı.
Hoca bir gün anahtarını kaybetmiş. Bahçede dönüp durarak anahtarını arıyormuş. Hanımı sormuş:
– Hocam, anahtarı nerede düşürdün?
“Be kadın,” demiş Hoca,
“Nerede düşürdüğümü bilsem hiç arar mıyım?”
Bu köşe yazısına henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yazın