Zaman zaman çocukluk arkadaşım, okul arkadaşım, üniversitede ev arkadaşım, can dostumla arabaya biner; Pamukbank Tesisleri’nin üst tarafına çıkar, Silivri’ye doğru durup bakardık.
Baktığımız şey bir Silivri manzarasıdır aslında.
Ama aklımızdan geçenler Silivri’den çok gençliğimizdir.
Karşıya baktığımızda Kale Mahallesi görünür.
Çocukluğumuzdur orası.
Hemen altında sahil uzanır. Gülümseyerek bakarız.
Gençliğimizdir.
Biz 90’lar gençliğiydik.
İnsanların birbirini tanıdığı, birbirinin yüzüne baktığı, aynı sokaktan geçerken selam verdiği, hayatın henüz telefon ekranlarına sığmadığı zamanların çocuklarıydık. Her şey yüz yüzeydi. Sevinçler de küskünlükler de, aşklar da dostluklar da…
Sonra başımızı sola çevirmek istemeyiz.
Çünkü orada Harmanlık vardır.
Eskiden yalnızca stadın göründüğü o geniş alanın yerinde şimdi beton yığınları yükseliyor. Baktıkça içimiz burkuluyor.
“Daha ne kadar gidecek bu beton?” diye soruyoruz birbirimize.
Cevabını ikimiz de bilmiyoruz.
Sonra konuyu değiştiriyoruz.
Çünkü biz severiz tartışmayı.
Bazen Silivri’yi kurtarırız, bazen Türk sporunu… Fonda mutlaka bir müzik olur.
Şarkılar bizi bazen susturur, bazen neşelendirir, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda hüzünlendirir. Ama ne olursa olsun, hararetlenen tartışmalarımızın arasına girip bizi biraz olsun durdurur.
Yine böyle bir akşamüstü…
Muhabbetin makarasının dibine vurmuşuz.
Fonda kısık, derinden gelen bir şarkı duyuluyor:
“Köşe başlarımda…
İlk gözyaşlarımda…
Bir Eylül yağmurusun… Islak şehir taşlarında…” Bir an ikimiz de susuyoruz.
Şarkı devam ediyor.
“Bir Eylülzedesin sen…
Ay bulaşmış dağ başlarında…”
Müdür, benim ona her zaman hitap ettiğim şekliyle, Silivri’ye doğru bakıyor. Ben de ona bakıyorum.
— Toprak…
O da bana her zamanki gibi “Toprak” diye seslenir.
— Nereye baktığımı biliyor musun?
— Biliyorum.
— Söyle bakalım.
— Çarşıya… Yemeniciler Sokağı’na.
Bana dönüp bakıyor.
— Nereden anladın?
Kısa bir sessizlik oluyor.
Sonra soruyorum:
— Ne düşünüyorsun?
Cevap vermiyor hemen.
Gözleri hâlâ Silivri’nin üzerinde.
Ben de onun baktığı yere bakıyorum.
Sanki şarkının söylediği o “ay bulaşmış” gecenin içinden, Kale Mahallesi’nin silüetinde bir adam beliriyor.
Selahattin Abi… Güzel adamdı.
Yemeniciler Sokağı’ndaki işyerinin önünde durur, gelen geçene mutlaka selam verir, hâl hatır sorardı.
Arada sigarasını yakardı.
Ama sigarasının yarısını içer, sonra mutlaka kırıp atardı.
Güler yüzlüydü, Gülmeyi severdi.
Onu sinirli görmek pek mümkün değildi.
Ben onu sinirli hâliyle yalnızca birkaç kez gördüm.
Cenk ile Müdür, Silivrispor maçına gittiğinde… Dükkân ona kaldığı zamanlarda.
Bize bakar, biraz da sitem ederek:
“Gene bana bıraktılar… Bir zevkimiz var, ona da izin vermiyorlar.” derdi.
Oda başkan vekilliği yaptığı yıllarda ise çok mutluydu.
Esnafa yardımcı olmanın manevi hazzını yaşıyordu.
Ben onun oda başkanı olmasını çok isterdim.
Çünkü bazı insanlar vardır… Makam onlara değer katmaz.
Onlar makama değer katar.
Selahattin Abi de öyle bir başkan olurdu.
Kısmet olmadı.
Seçimi kaybettiğinde çok üzülmüştüm.
Teselli etmek için yanına gittiğimde, yine o naif tavrıyla bana:
“Olmadı… Kısmet değilmiş. Esnaf öyle takdir etti. Biz de yeterince çalışmadık.” dedi.
Ben onu teselli etmeye gitmiştim.
Ama yine o beni teselli etmişti.
O gün, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in sözünü hatırladım:
“Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Sanki Selahattin Abi için söylenmişti.
Seçim kaybedilir.
Seçim kazanılır.
Hayat devam eder.
Ama insanın en zor zamanında yanında olması gerekenlerin sessizliği, bazen seçim sonucundan çok daha ağır gelir.
Yakınlarının ihaneti onu çok kırmıştı.
Belki de en çok buna üzülmüştü.
Sonra…
Sinsi, kahpe hastalık çıktı karşısına.
İnsanların en kırılgan zamanlarında ortaya çıkan, insanı kendi bedeninde yalnız bırakan o amansız hastalık…
Ama Allah var…
Selahattin Abi çok inançlıydı.
Çok savaştı.
Çok direndi.
Olmadı be…
Bir Eylül ayında, yakın dostlarının deyimiyle Karabaş Selahattin, aramızdan ayrıldı.
Şimdi ne zaman Eylül gelse…
Ne zaman yağmur Silivri taşlarına düşse…
Ne zaman akşamüstü Pamukbank Tesisleri’nin üst tarafında Silivri’ye doğru baksak… Bir yanımız çocukluğumuza, bir yanımız gençliğimize, bir yanımız da Yemeniciler Sokağı’na döner.
Ve fonda o şarkı çalar sanki:
“Bir Eylülzedesin sen…”
Biz de başımızı eğip birbirimize bakarız.
Çünkü artık biz de Eylülzedeyiz.
Selahattin Abi’yi kaybettiğimiz Eylül’den beri… Silivri’ye her baktığımızda biraz onu görüyoruz.
Bir sokakta…
Bir dükkânın önünde…
Bir sigaranın yarısında…
Bir selamda…
Bir gülümsemede…
Ve belki de en çok, hiçbir şey söylemeden yanımızda duran o naif hâlinde…
Unutma baba diye sesleniyorsan, şanslısın.