Ana SayfaMutlu Gözüküçük“GEÇ KALMIŞ BİR CÜMLENİN AĞIRLIĞI”

“GEÇ KALMIŞ BİR CÜMLENİN AĞIRLIĞI”

Gece yarısını biraz geçmişti. Saatin tik takları, karanlığın içinde nabız gibi atıyordu; ama o nabız bana ait değildi sanki. Odanın ortasında, pencerenin önündeki sandalyede oturmuş, dışarıdaki solgun sokak lambasına bakıyordum. Işık, cama vuruyor; cam, yüzümü geri veriyordu. Fakat gördüğüm yüz benim değildi. Daha yaşlı, daha yorgun, daha… geç kalmış bir adamın yüzüydü.

İnsan ne zaman uyanır? Bir şeyi kaybettiğinde mi, yoksa kaybettiğini fark ettiğinde mi? Benim için bu ikisi aynı geceye denk geldi. Aynı saate. Aynı çığlığa.

Telefon çaldığında saat ikiyi on üç geçiyordu. O sesi hâlâ duyuyorum; metalik, soğuk, neredeyse alaycı bir titreşim. İlk anda açmak istemedim. Gece yarısı çalan telefon, hiçbir zaman iyi bir haber getirmez; bunu bilmek için yaşlı olmaya gerek yok. Ama açtım. Çünkü insan felaketini sezdiğinde, ondan kaçamaz. Belki de kaçmak istemez.

“Bir kaza oldu,” dedi yabancı bir ses. “Oğlunuz…”

O kelime orada asılı kaldı. Oğlunuz. Devamını duydum mu, emin değilim. Hastane adı söylendi, bir cadde adı, bir çarpışma, bir anlık dikkatsizlik… Ama benim için dünya, o iki hecede dondu: Oğ-lu-nuz.

Benim oğlum.

Efe.

Adını içimden geçirdiğimde bile kalbimde ince bir sızı belirir; o gece ise sızı değil, bir boşluk açıldı. İnsan acı duyduğunu sanır; oysa asıl dehşet, hiçbir şey hissetmemektir. Ayağa kalktım. Ceketimi giydim. Anahtarı aldım. Bu hareketleri ben mi yaptım, yoksa bedenim kendi başına mı karar verdi, hatırlamıyorum. Merdivenlerden inerken tek düşündüğüm şuydu: Geç kalmamalıyım. Geç kalmamalıyım.

Ama hayat, benim gecikmelerimle dolu değil miydi zaten?

Hastanenin floresan ışıkları gözlerimi yaktı. O koridoru asla unutmayacağım. Duvarlar beyaz değil, griydi sanki; ya da benim gözlerim her şeyi grileştirmişti. Bir hemşire beni bir odaya götürdü. Konuşuyordu ama dudaklarının hareketiyle sesi arasında bir kopukluk vardı. Sanki bir film izliyordum; ama film benim hayatımdı.

Sonra o kapı açıldı.

Ve ben, geri dönüşü olmayan o eşiği geçtim.

Efe, beyaz bir çarşafın altında yatıyordu. Yüzü… yüzü sakindi. Uyuyormuş gibi. Çocukken uyurken yüzünde beliren o masum ifade vardı. O an anladım ki insanın en büyük yanılsaması, ölümün çirkin olacağı düşüncesidir. Hayır, ölüm korkunç değildir; korkunç olan, geride kalanların taşıdığı bilinçtir.

“Başınız sağ olsun,” dedi biri.

Başım mı? Sağ mı? O an başımın varlığını bile hissetmiyordum.

Elimi uzattım. Parmaklarım onun alnına değdi. Soğuk. O soğukluk, kemiklerime kadar işledi. Bir baba, oğlunun alnını bu kadar soğuk hissetmemelidir. Bu doğaya aykırı bir şeydi. Sıralama bozulmuştu. Önce ben gitmeliydim. Önce ben.

Ama gitmemiştim.

Ben hep kalmıştım.

Ve hep sustuğum gibi, o an da sustum.

Ağlamadım. Çığlık atmadım. Dizlerimin bağı çözülmedi. İçimde bir şey kırıldı, ama sesi çıkmadı. Belki de o kırılma, yıllar önce başlamıştı da ben fark etmemiştim.

Eve döndüğümde saat sabaha yaklaşıyordu. Karım —ya da artık ona ne demeliyim, bilmiyorum— salonun ortasında donmuş gibiydi. Gözleri kızarmış, yüzü bembeyazdı. Bana baktı. İçinde suçlama, nefret, yıkım… hepsi vardı.

“Onu almaya gidecektin,” dedi.

Evet.

Efe o gece arkadaşının doğum günündeydi. Onu ben alacaktım. Ama işte bir telefon gelmişti, bir müşteri, bir sözleşme, ertesi günkü toplantı… “Biraz geç kalırım,” demiştim. “Taksiyle gelsin.”

Taksiyle gelsin.

O cümle, şimdi beynimin içinde yankılanıyor. Tekerlek sesi gibi. Çarpışma sesi gibi.

“Ben yetişirim,” demiştim ona. “Merak etme.”

Yetişemedim.

İnsan hayatında bazı anlar vardır; o anları geri almak için her şeyini verirdi. O tek cümleyi söylememek için. O tek tercihi değiştirmek için. Ama zaman, en acımasız efendidir. Geri vermez. Affetmez.

Günler geçti mi? Haftalar mı? Bilmiyorum. Zamanın anlamı kayboldu. Evin içinde dolaşan bir gölgeye dönüştüm. Efe’nin odasının kapısını açmaya cesaret edemiyordum. Kapalı kapılar, benim uzmanlık alanımdı zaten. Yıllardır kendi içimin kapısını da kapalı tutmamış mıydım?

Karım benimle konuşmayı bıraktı. Aynı evde iki yabancı gibi yaşıyorduk. Aramızda Efe’nin adı geçmiyordu; ama adı geçmeyen bir şey, en ağır yük haline gelir. Masanın bir köşesinde onun bıraktığı bir kalem, bir sandalyenin sırtına attığı mont… Bunlar, sessiz suçlamalardı.

Geceleri uyuyamıyordum. Gözlerimi kapattığımda, o telefon sesi. O koridor. O beyaz çarşaf.

Ve bir soru:

Ben nasıl bir babaydım?

Efe bana benzerdi. En azından insanlar öyle derdi. Kaşları, bakışı… Ama ben onun gözlerinde hep bir çekingenlik fark etmiştim. Ben konuşurken dikkatle dinlerdi; ama aramızda görünmez bir mesafe vardı. O mesafeyi hiç kapatmaya çalışmadım. Çünkü ben de babamla aramda o mesafeyle büyümüştüm.

Babam…

Şimdi, bu acının içinde, onun yüzü de beliriyor zihnimde. Sert, mesafeli, suskun. “Erkek adam ağlamaz,” derdi. “Hayat zor, dayanacaksın.”

Dayandım. Hep dayandım. Ama Efe’nin yanında da aynı cümleleri mi kurdum? Fark etmeden, o mirası ona mı aktardım? Sevgi yerine disiplin, anlayış yerine öğüt, sarılmak yerine nasihat…

Bir gece, Efe’nin odasının kapısını açtım. İçeri girdim. Hava hâlâ onun kokusunu taşıyordu. Masasının üzerinde bir defter duruyordu. Açtım.

İlk sayfalarda sıradan şeyler vardı. Ders notları, karalamalar. Son sayfalara doğru yazılar değişmişti. Cümleler daha yoğun, daha dağınıktı.

“Babamla konuşmak istiyorum ama nasıl bilmiyorum.”

O cümleyi okuduğumda, içimdeki boşluk ilk kez acıya dönüştü. Bu, keskin bir bıçak gibiydi.

“Beni sevdiğini biliyorum ama neden hiç söylemiyor?”

Neden hiç söylemiyor?

Çünkü ben de duymamıştım. Çünkü bana da söylenmemişti. Çünkü biz, sevgiyi susarak aktaran bir zincirin halkalarıydık. Ve ben o zinciri kırmamıştım.

Efe yazmış:

“Onunla aynı evdeyiz ama bazen çok uzağım.”

Ben onu kaybetmeden önce kaybetmiş miydim?

O gece ilk kez ağladım. Sessizce. Hıçkırmadan. Gözyaşları kendiliğinden aktı. Sanki yıllardır biriken bir baraj yıkılmıştı. Ama bu gözyaşları Efe’yi geri getirmeyecekti. Bu, uyanışın en acı tarafıydı: Farkındalık, telafi değildir.

Sonraki günlerde işe gitmedim. Telefonlara cevap vermedim. İnsanlar başsağlığı diledi. Omzuma dokundu. “Zamanla geçer,” dediler. Ne geçer? Ne geçebilir? Bir babanın oğlunu gömmesi mi geçer?

Mezarlıkta toprağın üzerine ilk kürek atıldığında, içimde bir şeyin de gömüldüğünü hissettim. Ama aynı anda başka bir şeyin kıpırdadığını da… Bu çelişki beni korkuttu. Acının içinde nasıl bir kıpırtı olabilir?

Belki de o, uyanıştı.

Çünkü ilk kez hayatımın kırılganlığını bu kadar çıplak görüyordum. İlk kez ertelenmiş sözlerin geri dönmeyeceğini, suskunluğun bedelini, gecikmenin ölümcül olabileceğini anlıyordum.

Eve döndüğüm bir akşam, aynanın karşısına geçtim. Yüzüme baktım. Gözlerimin altında mor halkalar, yanaklarımda çökmüşlük… Ama bakışım farklıydı. Orada bir suçluluk vardı, evet. Ama aynı zamanda bir karar.

Efe’yi geri getiremeyecektim. Bu, geri dönüşsüzdü. Trajedinin en acımasız yanı buydu. Ama onun yazdığı o cümle —“Onunla konuşmak istiyorum”— benim için bir vasiyet haline gelmişti.

Ben artık susamazdım.

Ertesi sabah karımın karşısına oturdum. Uzun süre konuşamadım. Boğazım düğümlendi. Babamın sesi içimde yükseldi: “Zayıflık gösterme.” Ama o sesi susturdum.

“Seni seviyorum,” dedim.

Bu cümleyi ilk kez bu kadar bilinçli kuruyordum. O bana baktı. Gözleri doldu. Yıllardır aramızda asılı duran mesafe, o an biraz inceldi.

“Efe’yi sevdiğimi hiç söylemedim,” dedim. “Ama seviyordum.”

“Biliyorum,” dedi.

“Ben bilmiyordum,” dedim.

İşte uyanış buydu: Kendi eksikliğini görmek. Kendi korkaklığını adlandırmak. Ve onunla yüzleşmek.

Sonraki haftalarda bir karar aldım. Efe’nin adını taşıyan küçük bir burs fonu kurdum. Maddi bir şey, evet. Ama asıl amacım başka bir şeydi: Başka bir çocuğun, babasıyla konuşabilmesi için bir zemin yaratmak. Okullarda seminerlere gitmeye başladım. İlk konuşmamda ellerim titredi. Ama anlattım.

“Oğluma sevdiğimi söylemedim,” dedim kalabalığa. “Siz söyleyin.”

İnsanlar sustu. Ben de sustum. O sessizlikte Efe’nin yüzü vardı.

Her gece hâlâ onu düşünüyorum. Hâlâ suçluluk içimde. Bu duygu hiç geçmeyecek, biliyorum. Ama artık ondan kaçmıyorum. Onu bastırmıyorum. Çünkü bastırmak, ölümcül bir alışkanlıkmış; bunu çok geç öğrendim.

Uyanış, bir mutluluk hali değilmiş. Bir aydınlanma değil. Daha çok, gözlerin zorla açılması gibi. Işık acıtır. Gerçek yakar. Ama yine de gözlerini kapatamazsın.

Ben o gece oğlumu kaybettim.

Ve aynı gece, yıllardır uyuyan yanımı da kaybettim.

Şimdi sabahları güneş doğarken pencerenin önünde duruyorum. Işık cama vuruyor. Yüzüm geri yansıyor. Hâlâ yorgun, hâlâ kederli. Ama artık yabancı değil.

Efe’nin mezarına her gidişimde aynı cümleyi fısıldıyorum:

“Geç kaldım, oğlum. Ama artık uyanığım.”

Bu uyanışın bedeli ağır oldu. Geri dönüşü olmayan bir kayıpla mühürlendi. Onu geri getirmeyecek. Hiçbir şey getirmeyecek.

Ama eğer bir tek baba, bir tek akşam, çocuğuna sarılıp “Seni seviyorum” derse… belki Efe’nin sessizliği tamamen boşa gitmemiş olur.

Ve ben, bu ağır bilinçle yaşamaya devam ederim.

Uyanmış olarak.

Eksik olarak.

Ama nihayet, gerçekten yaşayarak.

Önceki İçerik
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

İlgili Yazılar