Naylon Necmi

Sanki, plastiğin icadından önce almıştı naylon ismini (!) Kim bilir, belki de naylonun isim babasıdır.  Naylon’a isim ararken belki de ondan esinlenmişlerdir diye de düşünebilirsiniz (!) Tabi ki işin latifesindeyiz!.. Neden, naylon demişlerdi?..Naylonun ne olduğu tam bilinmezken, Necmi abimize, bir soyluluk unvanı gibi “Naylon” sıfatını yakıştırmışlardı.

Babama sormuştum, “niçin naylon?” diye, “Necmi ağabey, çok değerli bir insandır, zamanın en yakışıklı gençlerindendi. İnce uzun boyluydu, güzel giyinir, güzel yaşardı. İlk zamanlar, variyeti de vardı ama hayata küstü, içine kapandı!” diye anlatıyor… Ben ise hâlâ neden ve niçin naylon denildiğinin peşindeydim!

Öyle ya, 1920 doğumlu, Cumhuriyetten önce dünyaya gelmiş, hiç evlenmemiş, kimi kimsesi olmayan biriydi!..

“Uzun hikâye,” diyerek devam etti: “Bir gönül sevdası işte, kasabanın zengin ailelerinden bir kıza âşık oluyor. Niyetini de belli ediyor. Lakin, ters bir cevap alınca da küsüyor hayata, gidiyor buralardan! Yıllar sonra döndüğün de Necmi, o Necmi değildi artık! Naylon lakabı bile kurtarmıyordu, Necmi Ağabeyimizi!  Önce mekânlarda at arabası koşmaya başladı! Güzel ata binerdi ama beni geçemezdi” dediğin de “at yarışınızı anlat” diye, tuttururdum babama! (Yıllar sonra Terzi Ali Kaptan teyit etti)

“Şimdiki belediye konutlarının olduğu yere harmanlık diyorduk, onun üst tarafından bir yol çıkardı yukarı doğru, koşu yolu olarak bilinirdi.  (KİPTAŞ 1 sitesinin önünden geçen yol…) Özellikle bayram günlerinde eğlence olsun diye buradan atları koşturmaya başlardık. Konutlara geçiş yapılan alt geçidin önünde son bulurdu. Birinci ben gelirdim. O zamanlar Ahmet Kemal Silivrili’nin atlarına bakıyorum. Bir İngiliz tayı var kimse geçemiyor. Diğerlerinde hep, Arap Atı ve Kafkas ırkı var. Benim koştuğumu saymazlardı… Çok takılmadı mekanlarda, çalışmaya gönüllü değildi. Pek keyfi yok gibiydi, çok dalar giderdi…”

Sarı saçları vardı, uzun sarı saçlar! Tıpkı kovboylar gibi o zamanlar kimsede uzun saç yok! Limonlar onları, güneşte pırıl pırıl yanardı. Ayağında körüklü çizmeler, yürürken ses verirler. Paçaları dar, yandan düğmeli bir seyis pantolonu ayağında, üzerinde bir oduncu gömleği ve yaz kış hiç çıkarmadığı deriden kahverengi bir yelekle tamamlardı kreasyonunu. Bu giysiler onun üniforması gibi olmuşlardı. Kışın bunların üzerine sadece uzun bir palto giyer, karşıdan gördüğünüzde Clint Eastwood geliyor sanırsınız! Suskun, donuk bakışlar, dudaklara sıkıştırılmış birinci sigarası ve ha çekti, ha çekecek silahını ama belinde silah yok! Olsun, elleri öylesine açık yürüyordu… Akıl sağlığı yerinde, Az konuşur, bazen gülümser geçer, giderdi… Önceleri bizim mahallede otururdu… Kestaneci Sadi ağabeylerle Hasan Tibet hocamızın evlerinin arasına sıkıştırılmış küçücük bir ahırı vardı!.. Her sene küçük yavru bir tay alır, büyütür sonra at arabası koşanlara satardı. Yine babamın anlattığından biliyorum, durumu iyiyken atlarını kuru üzüm fındıkla, beslermiş…

Sonra bizim mahalleden kalktı gitti biz de liseye başladık bir gün baktım Necmi abi! Koştum, gittim yanına hâl hatır soracağım ama konuşmaz ki bu adam! Denedim, konuşmaz dediğim adam; benimle konuşuyor, hem de çok istekli konuşuyor. Babamı soruyor, marangoz olan dayımı soruyor; “sen, ne ara okula başladın, marangozluğu bıraktığın iyi olmuş, oku oku” demeler!..

Sevinmiştim, gördüğüme; eskisi gibi temiz pak değildi ama körüklü çizmeleri ayağındaydı! Saçları da eskisi gibi parlamıyordu artık, beyaza dönmüşlerdi!.. Lisenin yanındaki yerinde de kalmak pek nasip olmadı! Silivri’ye de müteahhitler girmiş, her yeri betona çeviriyorlardı. Kaldığı yeri de müteahhitte vermişler. Kız kapan sokağında bir indirme bulmuştu. Atı ve kendisinin barınacak bir yeri vardı ama işleri eskisi gibi yoktu! Daha doğrusu arabacılık mesleği kalmamıştı artık! Her taraf kamyonet kaynıyordu. Hem daha fazla yük alıyorlar ve daha hızlı taşıyorlardı!..

Belediyemiz, atıyla beraber temizlik işlerine almışlar, çift yevmiye yazıyordu. İşi de kolaydı üstelik, yollarda biriken çöpleri alacaktı. Bir iki denedi olmadı, yapamadı, yediremedi kendine… “Yapamayacağım!” diyerek, ayrıldı temizlik işlerinden…

Yalnız Kovboy ve atı birlikte yaşıyorlar ama işe falan çıkmıyorlardı. Bir yaz günü, sahilde faytonun üstünde gördüm. Beni görünce, hasır şapkasını eğmişti ama çizmeleri “Ben buradayım” diyordu! Çarşıda postanenin önünde yakalandı bana. “Şapkayla, yüzünü kapatıyorsun ama çizmeler, seni ele veriyor dedim!” İlk defa sesli güldüğünü gördüm! “Bir gecelik deneyimdi. Yapmamam için çok sebep vardı bıraktım” dedi. Ben de dönüp, “içmek içinde çok sebep var” haydi gel, bir şeyler yiyelim. Sana bir kadeh de rakı ikram edeyim dedim. Çok uzun düşündü. Baktım başı önünde bekliyor, girdim koluna Pınar Restoran var postanenin hemen yanında, Kör Hasan’ın baktığı tuvaletlerin bitişiği… Beraberce girdik, arkalara bir masaya geçtik! Hep önüne bakıyor, bu gibi durumları iyi bilirim. Kalktım, dolabın yanına gittim, her şeyi benim ayarlamam gerekiyordu. Çünkü bu tür adamlar, istemezler, isteyemezler. İsteme duyguları körelmiştir, bu yüzden de cevap vermezler! Sormadan, söylemek gerekiyordu. Ne varsa dolapta hepsinden söyledik! Rakı da ısrarla ikinci dubleyi kabul etti… “Ne bekliyorsun, benden ne anlatayım sana!” diyerek, çıkış yaptıktan sonra “Baban, bahsetmiştir zaten” diyerek, önümü kesmeye çalıştı! Benim kafamda iki şey vardı! Kimdi, kimi sevmişti bu kadar?.. Bu iki soruyu süslemeden, sündürmeden direkt olarak sormuştum! “Kimsin, kimi çok sevmiştin?..”

Dakikalarca konuşmadık, yemek yermiş gibi yapıyor, duruyor, tavanlara bakıyor ve sonunda yavaş bir sesle “söylemesem olmaz mı, her iki soru da kabuk bağlamış yaralarımdır benim! Gel kanatmayalım onları” dediğin de özür dilemiştim!

“Yıllardır böyle yemek yememiştim, iyi geldi ama bunu bir seferlik kabul ettim o da babanın güzel hatırı için” deyip, sessizliğimizi bozdu. “Kalkalım” dediğim de “Şu kadar söyleyeyim, annem kuzeyli, babam güneylidir benim. İstanbul’da yakın akrabalarım var, boğazda yalılarda oturur, babam Osmanlı’da üst derece bir subaymış, hiç görmedim. Hepsi bu!” diyerek, ayrıldık birbirimizden. Askerlik dönüşü göremedim bir daha… Bahara çıkış günlerin birinde kaybetmişiz Necmi ağabeyi!..

Atı, o gece ahırın kapısını kırıp dışarı çıkmış, insanların yollarına çıkıp ahıra sokmak istemiş herkesi…  Tabi ki hiç kimse anlamamış atın ne yapmak istediğini! Sabah olunca zabıtalar çözüyor işi. Ahırda buluyorlar Necmi Abimizi “gülümsüyordu, inanamadık” diye anlattılar!  Eşyalarını araştırdıklarında eski paralardan bir torba 25 kuruş, 1 lira ve 5 liralık buluyorlar…   Sessiz ve kimsesiz  göçüp gitmiş, Naylon Necmi Ağabeyimiz…

Önceki İçerikDeli Rıfat
Sonraki İçerikEskici Mehmet
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

İlgili Yazılar