Ana SayfaLütfü ErtürkBir Ağustos Akşamı

Bir Ağustos Akşamı

Bir önceki gecenin yorgunluğu geçmeden yükleme yapmak istemiyorum. Böyle düşünüyorum ama gel de dayan dayanabilirsen…  İçinizdeki o kötü ses nasıl çalışıyor? Bu geceyi kaçırdınız mı? Sanırsın ki bir daha yok!Ayaklar, otomatik pilota bağlanmış, yolu kendileri buluyor. O da ne Piyata da yer yok. Masalarda tanıdık ta yok. İstanbul akmış Piyataya…

Ver elini kumsaldaki plaj kafeler bölgesine! Tercihen Burak kafedeyiz. Arkadaşları bulma ümidiyle…

Her yer tıklım tıklım. Kafenin sahibi Atilla’nın iltifatlarına mazhar olup bir yere ilişiyorum. Mehtap şahane, donatıyorlar masayı. Kavun, karpuz, beyazpeynir, rakıyı  derseniz, anlatan anlatmış zamanın da bize laf düşmez.

Arkamda tiz bir sesle irkiliyorum! O güzelim mehtaba  “Bakın bu yakamoz” diyerek, başlıyor konuşmaya! Dayanamıyorum, dönüp bakıyorum. Gençten bir arkadaş, ses tonu gayet ince ama racona da dikkat ederek konuşuyor!

Delikanlım TIR şoförü, mehtaba yakamoz diyerek girdi ama olsun.

“Ağbi, Estonya’dan bindik gemiye”  diye başlıyor.

Nasıl olsa birilerini dinleyecektik. “Hadi bakalım evlat sen anlat ben dinleyeceğim, ilk yudumları senin şerefine emmioğlu” diyerek başlıyoruz dinlemeye…

Finlandiya’ya geçecek kardeşimiz. Gemiye binmeden, daha liman da olay çıkardı. Küçük bir aracı dorsenin sağ köşesi ile aldı sürükledi “20 metre öte de bıraktım” diyor. Herkes bir ağızdan soruyor; “Polis!”  “Geldi” diyor. “ Geldi ama otomobilin yanlış park ettiğini buradan TIR’ların dönmeyeceğini sağ tarafın benim kör bölgem olduğunu anlatınca bana sen git dedi diyor… Hep bir ağızdan, “Hadi Ya!” çekiyor masadakiler. Ben de çekiyorum. Bir farkla, onlar polise çekiyor; ben, bu kadar lafı nasıl anlattın, hangi dil de anlattın sen? Diyerek, çekiyorum hadi yayı…

Gümrükte, bizimkine mont, eldiven kaşkol hediye ediyorlar. Dört kalıp ta buz renginde bir nesne! Sormuyor, “bu ne?”  Diye ama ne işe yaradığını da bilmiyor. Gümrükten çıkar çıkmaz, bir kadın yoluna çıkıyor. Alıyor kadını arabaya! Türk olduğunu söylediğin de daha 20 metre gitmeden kadın üstüne atlıyor bizimkinin.  Paralayacak bunu ama fırsat vermiyor bizimkisi, karşı bir atakla paralayıveriyor kadını oracıkta. İndiriyor arabadan,  kadın iki gözü iki çeşme “bırakma beni” diye yalvarıyor arkasından…

Bizim kaptanın kafasında; o dört kalıp buz rengindeki nesne!  “Bir Türk bulup, sormam lazım” diyor! Polise seller sular gibi konuşan, nesneleri sormak için Türk arıyor! Buluyor da! Bakkalın önün de biri dikiliyor. “Duruşundan anladım Türk olduğunu” diyor. Soruyor; ” bunlar, ne diye?” Türk dostu anlatıyor: “Bunlar, yakacaktır, TIR şoförlerine verilir. Her bir kalıp, 2- 3 saat yanar. Yolda kaldın mı? Dışarıda geçireceğin zaman içerisinde soğuktan korunmak için yakarsın” diyor. Hoşuna gitmiyor Finlandiya!  Evler çok seyrek, şehir merkezi çok az diyor. Çok uykusuzluk çekmiş, “9 ay gündüz, 3 ay gece burada, biz gündüze denk geldik uyumak ne gezer biz de”  diyerek noktalıyor Finlandiya’yı.

Hangi ara geçti Fransa’ya anlayamadım ama Fransa’nın sahillerini anlatıyor. “Kumsala çektim TIR’ı, herkes denize giriyor. Açtim bir bira tam içicem küt başımda polis! “Ne arıyorsun burada?”  deyince kalıcıyım bu gece” diyor. “Elimde bira var, yer miyim?” diyor. Güzel bir Fransız kızı ziyaret ediyor bizimkisini. Sabaha kadar eğleniyorlar.  Sabah kızı kumsal da uyurken bırakıyor. “Ben, bırakmasan o da beni bırakmayacak!” Diye açıklama yapıyor. Park yerinden ayrılırken, sağ taraftan takıyor bir Renault’a. Bu sefer en az elli metre sürükleyip bırakıyor. Ben de dâhil, hep birlikte bağırıyoruz; “Polis!” “gelmez mi?” diyor.  “Kör noktaya park etmiş” diyorum,  “sen git diyor, ben hallederim” demiş polis.  “Paris’ girerken, sağ tarafıma bir otomobil girdi” diyor. “Yasak aslında!” dediğin de “Gitti!” diye bağırmışım herkes dönüp bana baktı.  Gitti de! Dorsenin sağ tarafıyla taktı Citroen’e,  “Paris’e beraber girdik” dedi. TIR dorsesi değil,  destroyer muharebe gemisi sanki.

Gecenin güzelliği yağıyor üstümüze, mehtabın en güzel demindeyiz. Arkamda ki ses, “son biralar olsun”  diyerek, bir seri daha bira söyleyince “benim de son kadehim olsun” diyerek, bir kadeh daha içme şansı yarattılar bana da…

Biraz etrafımla ilgileneyim demeye kalmıyor! Mutlaka bir yeni bir konuya geçmiş buluyorum. Sesi şimdi daha tiz, daha üst perdeden çıkıyor. Yeryüzü bitmiş, gökyüzünde dolaşıyordu. Kazakistan’da çöl de yolunu kaybediyordu.  Çölde gece çok soğuk, yol, iz yok! Yıldızlara bakarak, kolundaki saatle meridyen hesaplamasına girdi. Kendini bilmem ama benim beynimi yakacak!

Sustu, yanındakileri de susturdu. 10 saniye kadar sonra 38.4 diyerek bastı çığlığı!

Hep birlikte sorduk! O ne?

” Meridyenler arası dakika farkı” dedi sustu.

Dayanamadım artık! Dönüp, “sanki dört dakika gibi kalmış aklım da dedim. Kafasında hesap yapar gibi yaptı.  “Yok” dedi. “Sizin dediğiniz, yaz-kış farkı o! Sadece iki dakikadır, kışın 38.2 olur” dedi Sustu! Ben de sustum. Sanki herkes sustu.

Derin bir sessizlik hâkim oldu ortama. Gecenin sıcaklığı rahatsız etti bir an! Vaktin geç olduğu akıllara düştü. Bir 10 dakika kadar kimse konuşmadı. Göz ucuyla masaya bakayım dedim. O da ne? Gitmişler bile!

Kızdım, söylendim kendime! Sana ne?  Kaçsa kaç aradaki fark? Hep merak edeceğim şimdi! Meridyenlerden, kol saatiyle yolu nasıl buldu? Görürsem soracağım “Kazakistan çölünden nasıl çıktın geldin?” Rakı da söyleyeceğim…

Önceki İçerikMeslek Erbabı
Sonraki İçerikŞeytanın Aklına Gelmez
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

Usta!

Kadınlar Plajı

Yalan Dünya!

Sahil Yolu

Ağaçlar Ayakta ölür!

Aklıevvel

Mübadele Evi

İlgili Yazılar

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

Usta!

Kadınlar Plajı

Yalan Dünya!

Sahil Yolu

Ağaçlar Ayakta ölür!

Aklıevvel

Mübadele Evi