---
title: "PSİKOLOJİK BİR İÇ HESAPLAŞMA (KADERİN KARŞISINDA)"
author: "Mutlu Gözücük"
url: "http://silivrihaberhatti.com/kose-yazisi/psikolojik-bir-ic-hesaplasma-kaderin-karsisinda"
date: "2026-10-24T11:01:00+03:00"
category: "Köşe Yazıları"
description: "(Bir insanın öfkesine yenilmeden önce kendisiyle karşılaşmasının hikâyesi)"
---

# PSİKOLOJİK BİR İÇ HESAPLAŞMA (KADERİN KARŞISINDA)

> **Yazar:** Mutlu Gözücük | **Tarih:** 24.10.2026 | **Kaynak:** [Silivri Haber Hattı](http://silivrihaberhatti.com/kose-yazisi/psikolojik-bir-ic-hesaplasma-kaderin-karsisinda)

**(Bir insanın öfkesine yenilmeden önce kendisiyle karşılaşmasının hikâyesi)**

**I. Biriken Sessizlik**


O akşam, odanın içinde alışılmadık bir sessizlik vardı. Pencerenin dışında gün, kışa özgü o kararsız karanlığıyla ağır ağır çekiliyor; karşı binanın duvarında, giderek solan bir ışık lekesi kalıyordu. Masanın üzerinde duran fincanın dibinde soğumuş kahveden ince, koyu bir iz kalmıştı. Saatin tik takları duyuluyordu. İnsan, zamanın geçişini bazen ancak hayatında hiçbir şey değişmediğinde bu kadar açık işitebiliyordu.


Başımı ellerimin arasına aldım.


Yine aynı düşünceler. Aynı sorular. Aynı cevapsızlık.


İnsan kendi zihninden kaçamıyor. Başkalarından uzaklaşabilir, kapısını kapatabilir, bir sokağı, bir şehri, hatta bir ülkeyi terk edebilir. Fakat kendisini de beraberinde götürüyor. Ben bunu yıllar içinde öğrendim; her kaçışımda, uzaklaştığım şeyin bir süre sonra içimde yeniden karşıma çıkmasıyla.


Öfkeliydim.


Bunu artık kendimden saklamanın anlamı yoktu. Öfkemin belirli bir hedefi bulunmuyordu. Bir insanın yüzüne yöneltilmiş bir suçlama değildi bu; daha çok, bütün hayatıma yayılmış, dokunduğu her şeyi kuşkulu ve tahammül edilmez hâle getiren bir duygu. Bazen birinin konuşma biçimi, bazen sıradan bir gecikme, bazen de hiçbir önem taşımayan küçük bir aksilik, içimde birdenbire büyüyen o eski yangını uyandırmaya yetiyordu.


Sonra kendime soruyordum: Bu kadar küçük bir şey için mi?


Hayır. Elbette hayır.


Ben o gecikmeye değil, yıllardır beklemeye öfkeleniyordum. O insana değil, insanların arasında kendimi sürekli savunmak zorunda kalışıma. Önüme çıkan engele değil, her defasında bir engeli aşmanın ardından başka bir engelin beni beklediğini öğrenmiş olmama.


İnsanın yorgunluğu bazen yaptığı işlerden değil, hiçbir işin sonunun gelmemesinden doğuyordu.


 Ne zaman sıradan bir gün geçirebilecektim? Ne zaman sabah uyandığımda, daha ayağımı yere basmadan zihnimde biriken sorumlulukların hesabını yapmayacaktım? Başkalarının kendiliğinden sahip oldukları huzuru neden ben sürekli bir çabayla elde etmeye çalışıyordum?


Bu soruların her birini daha önce sormuştum. Cevaplarını da aşağı yukarı biliyordum. Fakat insanın bir gerçeği bilmesiyle onu kabullenmesi arasında, bazen bütün bir ömrün sığabileceği kadar büyük bir mesafe bulunuyordu.


Ben o mesafeyi aşamıyordum.


**II.HAYATIN BANA BORCU**


 Bir zamanlar hayattan ne beklediğimi hatırlamaya çalıştım. Gariptir, insan gençliğinde geleceği düşünürken kendisini büyük olayların içinde hayal ediyor; bir gün karşısına çıkacak fırsatların, vereceği kararların, kazanacağı zaferlerin hayatını belirleyeceğine inanıyor. Sonra yıllar geçiyor ve bütün o büyük tasarıların yerini, giderek küçülen istekler alıyor.


Önce başarılı olmak istiyorsun. Sonra rahat etmek. Daha sonra yalnızca başını ağrıtmayan bir hayatın olsun istiyorsun. Nihayetinde, bir sabah uyandığında gün boyunca çözmen gereken sorunların seni beklemiyor olmasını arzuluyorsun.


Benim isteklerim de böyle küçülmüştü.


Artık kimseden olağanüstü bir şey beklemiyordum. Biraz dürüstlük, biraz anlayış, emeğin karşılığını alabilmek ve her yeni güne bir önceki günün borçlarıyla başlamamak… Bunlar mıydı gerçekten büyük beklentilerim? İnsan, hayatın karşısında bu kadar az şey istediğinde bile kendisini neden bir dilenci gibi hissederdi?


Belki de sorun, istediklerimin azlığı değildi. Onlara ulaşmak için harcadığım çabayla elde ettiklerim arasındaki uçurumdu.


Bir işin peşinden koşuyor, gerekli olanı yapıyor, bekliyor, yeniden deniyor; sonra bütün bunların sonunda, sanki en başta hiç çaba göstermemişim gibi, aynı noktada durduğumu görüyordum. Başkalarının kolaylıkla geçtiği yollar benim önümde uzayıp gidiyordu. Onların hayatlarında küçük bir aksilik olan şey, benim hayatımda günlerimi alacak bir meseleye dönüşüyordu.


 Bir süre sonra insan kendisini başkalarıyla kıyaslamaktan utanmaya başlıyor. Ardından bu utanç, kıskançlığa benzer bir duyguya dönüşüyor; kıskançlığından utandığı için de kendisine daha fazla kızıyor.


Bende olan buydu.


Başkasının mutluluğunu görmek istemediğimden değildi. Onun mutluluğuna bakarken kendi hayatımın neden bu kadar zor olduğunu düşünmeden edemiyordum. Bir başkasının yüzündeki rahatlık, benim içimde yıllardır dinmeyen gerginliği görünür hâle getiriyordu.


Bunun adil bir düşünce olmadığını biliyordum. Herkesin kendi yükü vardı. Başkasının hayatını dışarıdan seyrederek onun acılarını ölçemezdim. Fakat aklın doğruları, kalbin itirazlarını her zaman susturamıyordu.


İşte insanın kendisine karşı dürüst olması da burada güçleşiyordu. Kendi öfkesini anlamak başka, onu haklı çıkarmak başkaydı. Ben ikisini birbirine karıştırmaya başlamıştım.


Hayatın bana borçlu olduğuna inanıyordum.


Belki de asıl yanılgım buydu.
