Öfke önce sessizce çöker ona. Bir gölge gibi. Omuzlarının üzerine oturur, nefesini daraltır. Kaybettiklerinin ağırlığı tek tek sayılmaz artık; iş, para, ev, eş… Hepsi tek bir kelimeye dönüşmüştür zihninde: yokluk. Ama bu yokluk boşluk değildir; tam tersine, içini kemiren, kabaran, sıcak bir kütledir.
Sinir, damarlarında dolaşan kanla birlikte koyulaşır. Ellerini farkında olmadan sıkar; tırnakları avuç içine gömülür, ama acıyı hissetmez. Çünkü acı, artık bedende değil, daha derinde bir yerdedir.
Sokakta yürürken insanların yüzlerine bakamaz; her bakış ona bir suçlama gibi gelir. Başarabilmiş olanlar, hâlâ bir yere ait görünenler… Hepsi istemeden de olsa ona aynayı tutar. Ve o aynada, artık tanıyamadığı bir yüz vardır.
Evinin duvarları bile ona dar gelir. Sessizlik sinirini daha da keskinleştirir. Bir zamanlar paylaşılan kahkahaların yerinde şimdi uğultu vardır; beyninin içinde durmadan çarpan, yankılanan bir uğultu. Eşinin yokluğu sadece bir terk ediliş değildir; aynı zamanda kendisinin de terk edilişidir. Erkekliğinin, değerinin, geleceğinin elinden alınmış olduğu duygusu, öfkeyi kişisel bir haklılığa dönüştürür.
Ve sonra cinnet yaklaşır. Artık öfke bir duygu olmaktan çıkar; bir hal alır, bir varoluş biçimi. Düşünceler kesik kesik gelir. Mantık çözülür, neden–sonuç bağları kopar. En küçük ses bir tehdide, en ufak gecikme bir komploya dönüşür. Gözleri sertleşir; bakışlarında bir kararlılık değil, kontrolsüz bir taşkınlık vardır. Kendini savunduğunu sanır, oysa savunduğu tek şey, yıkıntılar arasındaki gurur kırıntılarıdır.
Bu cinnet anında dünya ikiye ayrılır: ona haksızlık edenler ve onun öfkesini hak edenler. Aradaki bütün gri alanlar silinmiştir. Vicdan susar, merhamet geri çekilir. İçindeki yangın, artık söndürülecek bir şey değildir; sadece yön değiştirebilir.
Ve adam, her şeyini kaybetmiş olmanın verdiği o çıplaklıkla, kendisini de kaybetmeye bir adım daha yaklaşır.
Çünkü bazen en büyük yıkım, dışarıda değil; insanın kendi içinde tamamlanır.
