Ana SayfaLütfü ErtürkUZAY GEMİSİ ( Yol hikayeleri 4)

UZAY GEMİSİ ( Yol hikayeleri 4)

Uzaklarda bir yerde, bir denizin kıyısında, kendi elleriyle yaptığı balıkçı kulübesi ve önüne bağladığı 4,5 metrelik küçük teknesi ile mutlu bir şekilde yaşarken rastladım ona.O küçük teknesinin adı da Uzay Gemisi idi! Bakır rengi yüzünde,  küçük mavi gözleri, bembeyaz olmuş saç ve sakalların arasına gizlenmişti.

İlk gidişimde, yüzüme uzun uzun bakıp, “Sen değil mi ki; burayı keşfettin artık iflah olmazsın” demişti.

“Nereden anladın hacı?” Diye sorduğum da “ sandala bakışından, satın alacakmış gibi bakıyorsun, daha ne olsun.” Dedi, deyiş o deyiş!

“Hacı” ismi de yapıştı kaldı üstünde. Ben de iflah olmadım zaten. Fırsat buldukça Hacının yanına kaçıyordum. Böylesine güzel yemyeşil bir koyda bir barakada yıllarca tek basına!
Ne zaman gitsem yanım da muhakkak bir iki arkadaşla giderdim. Bana “ Buralar artik çok kalabalık oldu; bir daha gelişinde beni bulamayabilirsin” derdi. Pilli bir el radyosu dünya ile tek bağlantısı idi. Gün içersinde zamanını teknesinin tamiri ile geçirir ve balık oltası hazırlardı. “Niye Uzay Gemisi ?” diye sorduğum da! “ Sen beni Dünyalı mı sanıyorsun?” derdi.

Doğa, bu küçücük koy için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Minicik bir koy ama çam ağaçları denizin içine kadar iniyordu. Asırlık çam ağaçları içinde kendi yaptığı balıkçı barınağı ve tahta iskelede bağlı bir Uzay Gemisi… Barakanın yanı başından minik bir derecik akıyor. Derenin yani başına bir bahçe döşenmiş bizim ihtiyar. Maydanoz, kıvırcık, biber patlıcan domates ne ararsan var. Koyun karsısında Yunan adaları, adaların arkasından güneş kayboluyor ve soruyorum:

“hiç geçtin mi o tarafa?”
“Eskiden giderdik, arkadaşlar vardı orada, Dimitri vardı Tasos vardı.  Bazı aksamlar onlara giderdim” diyordu.

Bakıra çalan yüzünün rengi şaraptan mı? Yoksa Güneşten mi? Çözemezdim! Aksam olunca, Pilli radyosunu açar, ahtapot salatasını hazırlar, lakerda çıkarır, balıkları ızgaraya yavaş, yavaş dizerdi. “

“Bak, Silivrili Bu gece uzun bir yolculuğa çıkacağız, hiç acelesi yok, şarap ta bol…”
Giderken, yanımda rakı götürürdüm. Birde radyosu için alabildiğim kadar pil, Ay, Egenin sularında yıkanırken biz sabahı bulur, o, mavi sular da günesin doğuşunu izlerdik.

Geceler boyu süren hayat hikâyesini dinlerdim. Baba Alman bir mühendistir. Anne, Üsküdarlıdır. Baba, Paşabahçe Cam Fabrikasının kuruluşu için Türkiye’dedir. Evlenir ve bir daha dönmez geri. Baba için Almanya bitmiştir. Bizim hacı doğar, güzel bir çocukluk dönemi Lise çağları falan derken, Robert kolejinin son yılları; baba rahmetli olur ve her şey tersine gitmeye baslar. Elde avuçtakiler hızla erimektedir. Önce kolejden ayrılış, boğaz da balıkçılık yapıp evi geçindirme derdi. Kolejden ayrılınca, Burgaz adalı Rum kızı ile görüşmeler de aksıyor. Aslında onu görebilmek adına balıkçı oluyor. İki günde bir Burgaz ada; Matmazel Eleni’de bizimkinin yolunu gözlüyor. Aksilikler bitmez, 6,7 Eylül 1955 olayları sonucunda Rumlar, İstanbul’u terk etmeye başlamıştır. Eleni, Burgaz adanın limanın da görünmez olur artik. Yıllar yılları kovalar, lakin hacının içindeki aşk ateşi sönmez bir türlü.

Bizimkisi tası tarağı toplar, atar kendini Egenin kıyısına, Tam karşıda Midilli durur.
Türkiye’den Gidenlerin Midilli’ye yerleştirildiğini duyar. Kaç kez geçmiştir Midilli’ye. Her kösesinde aramıştır, her bir yana haber salmıştır ama nafile! Bunca yıldır burada işte!
“Ben Hayatta ne İsa’ya yaranabildim, Ne de Musa’ya! Söyle ya Muhammed bunu sen mi sardın basıma” derdi benim için. Sıkı dost olmuştuk, bazen uzun bir süre gidemezdim yanına; gittiğim de ise geç kalışıma sitem eder, sonra da “ Sen yokken bir balık yakaladım ki; sorma gitsin, İstanbul’dan gelen misafirler yedi” dediğin de, bilirdim ki; kimsenin gelmediğini!

Üç kitabin üçünü de okumuş, ezbere bilirdi, İncil’i, Tevrat’ı, Kuran’ı ama imanla kitapla pek işi de yoktu hani. Beş lisan biliyordu. İngiliz Edebiyatından Shakspeare eserlerini ezbere okurdu. Göğsünde derin bir bıçak izi vardı tam kalbinin üstünde!

“bir gün Eleni ile dolaşıyoruz, koluna dövme kazıtan çocuklara rastladık, Eleni tutturdu, Sende, benim bas harfimi kazıt koluna diye! Çektim bıçağı, Tam buraya çaktım, eh, biraz derin kaçmış 60 dikiş attılar.” Diye gülümseyerek anlatırdı.

Şarabin kırmızısının Rakının maviliklerine karıştığı bir geceydi, karsımızda Midilli’nin ışıkları şıkır, şıkır yanıyor ve biz hiç konuşmuyor sadece içiyorduk. Birden, ayağa kalktı ve elinle işaret ederek;

“ O, Yanıp sönen ışığı görüyor musun? İşte o adanın tek itfaiyesi, Tasos ’un oğlu kullanıyor onu. Simdi limana inecek denizden su çekiyor bahanesiyle limandaki meyhanede içecek “ diyerek başladı kahkaha ile gülmeye. Onu hiç böyle keyifli gülerken görmemiştim.

“ Hadi Gidelim “ deyivermiştim.
Bir anda gülmeyi kesti ve ciddileşti. Bakıştık, ikimiz ayni anda;
“Tamam, gidiyoruz” demiştik.
Uzay Gemisi çoktan yola çıkmıştı. Bir müddet yol aldıktan sonra Uzay Gemisinin motoru bir iki ofladı tısladı ve durdu. “ Benzin bitti” dedi. Ben “Nasıl biter” diyecek oldum. Beni, “Pil getireceğine, benzin getirseydin” diyerek azarladı. Sonra, “Ben yatıyorum, Sen ne tarafa gitmek istersen o tarafa çek kürekleri ” dedi ve vurdu kafayı yattı.

 

Pırıl, pırıl bir mehtap, Ay tepsi gibi parlıyor tepemde. Egenin orta yerinde çürük bir sandal Sizmiş ve horlayan bir adam, Bir başına şaşkın bakınan ben. Hiç tereddüt etmeden geri dönmek üzere asildim küreklere.

Koya geldiğimizde sabah çoktan olmuştu. Hacı kalktı etrafına bakındı ve “ Korktun değil mi? Evet Korktun, nerede sende o yürek! O, yürek hiç ayrılık acısı çekmemiş ki.” Diyerek söyleniyordu. Ona Kürek çekmekten patlayan ellerimi göstermekle iyi etmediğimi anladım. Kendi ellerini açarak “bak bunlara, bunlarla buradan kürek çekmeye başlayarak, kaç kez gittim oraya” dediğinde utanmıştım. “Neyse hiç olmazsa Uzay Gemisini kullanmış oldun, herkese nasip olmaz “ Diyerek patlattı kahkahayı…
Yanına gitmeyeli oldukça uzun bir zaman olmuştu. Kasım Sonuydu ve havalar da iyi gidiyordu. “Pil getireceğine benzin getir” sözleri kafamın içinde çınlıyordu. Nasıl da düşünememiştim! Yakın bir arkadaşımla sözleşip gitmeye karar verdik. Kışın ihtiyaçlarını karşılayacak erzak ve bidonlar dolusu benzin almıştım.

Koya vardığımız da; Uzay Gemisinin İskele de bağlı olmadığını gördüm. “Balıktadır herhalde” diye düşünürken; barakanın kapısının arkasına kadar açık olduğunu fark ettim. Endişelenmiştim. Derenin yanındaki tarla da yok olmak üzereydi. Hızla yukarıda ki köye döndüm. Balıkçı Necati görüştüğü tek kişiydi buralarda. “Gitti” dedi. “Sandalın etrafına bir sürü şişirilmiş lastik şambrel bağladı. Bir de; yelken dikti teknesine bir sabah toparlandı gitti”

Nereye gitti? Sorusunu soramamıştım. Necati anlatmaya devam etti. “Zannedersem çok uzaklara gitti”. “Midilli’den de öteyedir bu yolculuk” demiş.
Dönüş yolunda bir ara avuçlarıma baktım, avuçlarımdaki yaralar çoktan kapanmıştı. O gün, o sevgili dostuma hak vermiştim Yürekteki yaralar kapanmıyordu.
Simdi, ben ayrılığın acısını çok iyi biliyorum. Bu gün olsaydın seni tereddütsüz Midilli’ye götürürdüm.
Sevgili dostum!

Önceki İçerikGece yolculuğu
Sonraki İçerikMesafe Kısa İkramiye Büyük
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

Son Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..

İlgili Yazılar

Ağustos Ayını Seviyorum!

Tohumlar Fidana

Bağımlılık ve Narsizm

Direniş

Şehrül Emin

Felsefe Yapma

Şirket Siyaseti

Bu Yılda Unutmadılar!..