Silivri Haber Hattı

Kara Haydar

Kendisini tanımadan önce kendisi için söylenmiş bir sözle tanımıştım onu!.. “Kara dinine yandığımın Kara Haydar’ı, para varken Sezai’ye, para yokken Hasan’a… Bu söz, o yıllarda bütün bir şehrin ağzına pelesenk olmuştu. Sözün sahibi o yıllarda lokantacılık yapmakta olan ve sertKahyanın Hasan diye bilinen bir ağabeyimize aittir. Yakın arkadaşı olan Haydar Ağabey için söylediği bir sözdür. Hasan Ağabey, gündüzleri ev yemekleri yaparak normal lokanta düzeninde çalışır, güneş battığında sevdiği, tanıdığı yakın arkadaşları gelir, şarap rakı ne varsa ortaya çıkar, beraberce içerlermiş! Bizim Haydar Ağabeyimiz de o kadronun içinde lakin, parayı bulunca şehrin en kaliteli meyhanesine (Sezai’nin yeri) gidermiş. Tabii ki Sezai’nin meyhanesine gitmek için de Hasan’ın dükkânın önünden geçmesi şarttır! Eh, Hasan’ın kara kaplı defterinde içtiği şarapların borçları yazılıdır! Geçemez, her seferinde de yakalanır, her seferinde de bu zılgıtı yermiş!O yıllarda, çarşı ufacık bir mekân, herkes birbirini tanıyor, Haydar Ağabeyimizin namı büyük, yemesini içmesini seven bu uğurda batırdığı paralar yüzünden tanımayan yok kendisini! Bulcan Bircan ağabeyimden dinlerdim: Haydar Ağabey, saman komisyonculuğu yapıyor, Yakın arkadaşları var, yine kendisi gibi saman komisyoncusu Ziya Bey var! Kürdün Cemil dedikleri arkadaşı var!.. Kürdün Cemil’in bir de kardeşi var, Kürdün Aziz! Çarşıda gezinirken büyüttüğü bir kuzusu var, esnaf büyüttü kuzuyu, koca koç oldu 180 kilo geliyordu hayvan. Ziya Beyin yazıhanede Kürdün Cemil’e içirirler; Cemil, atmasyon gazele bir asılır, çarşıda kuşlar susar, rüzgâr esmez, dal oynamaz! Ne gazel ama! Gazelin sözleri hep atmasyon! Kürdün Cemil şöhret olur, düğünlere çağırırlar, gazel okumaya! Yalnız gitmez, Haydar Ağabey de yanındadır mutlaka!..Haydar Ağabeyin babası, Osmanlının son yıllarında Trabzon, Maçka’dan Silivri’ye göç eder. Eyüboğlu Eyüp Sabri adında bir gençtir. Gelir gelmez Piri Mehmet Paşa Camisinde imamlığa başlar. Çabuk ısınır çevreye, Eş dost edinir. Bu dostları, onu Çatalca’nın Çakıllı Köyünden Hatice Hanım’la evlendirirler… 1909 yılında Haydar Ağabeyimiz doğar ve 5 yaşındayken babası, Eyüboğlu Eyüp Sabri Çanakkale’ye gider, gidiş o gidiştir. Şehitlik haberi gelir ve Haydar Ağabeyimiz öksüz kalır!.. Zor yıllardır. Savaş hayatı büyük bir şekilde etkiliyor, askere gidenler, geri gelmiyordu. Haydar, daha çok küçük, bakılması lazım, korunması lazım, bu yüzden başında bir baba olması gerek deyip, Hatice Hanım’ı baş göz ederler… Hatice Hanım, gençtir ve güzeldir. İyi bir kısmet bulup evlendirirler. Babalığın adı Sarper Bey’dir ve Çatalcalıdır, Osmanlı’da tahsildarlık görevini yapmaktadır. Aile, Çatalca’ya göçer. Sarper Bey, varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. Başından bir evlilik geçmiştir onunda…  . Hatice hanımdan hiç çocuğu olmaz! Uzun yıllar Çatalca’da oturduktan sonra Hatice Hanım, Sarper Beyi de yanına alarak yeniden Silivri’ye dönerler…

Aradan uzun yıllar geçer, Sarper Bey hakkı, rahmetine kavuşur. Bir gün Çatalca’dan bir mahkeme celbi alırlar! Sarper Bey’in mirası için kendilerini çağırırlar. Miras ta ne miras ama! Altınlar, hanlar hamamlar, araziler! Tek, mirasçı Hatice Hanım ve oğludur!…

Dünyanın, 2. Dünya Savaşından yeni yeni çıktığı yıllar, yine elde avuçta bir şey yok. Demokrat Parti, İktidarı ele geçirdi geçirecek, her ülkenin rüyalarını, küçük Amerika olma sevdası süslüyor! İşte tam da o yıllarda çıkıp geliyor bu miras! 2 oğlu var Haydar Ağabeyimizin, (Eyüp ve Rıza) üçüncüsü yoldadır… (Güngör)

İşte, Haydar Ağabey o para ile buluştuğunda Pera’da (Beyoğlu) Haydar Ağabeyle buluşacaktı! “Bitmeyecekmiş gibi kıydı paraya” derlerdi… Her gece saz, pavyon suyunu çekiverdi paralar! Aman sabahlar olmasın!

17-18- 19 yaşlarındayım! Çay bahçesi işletiyoruz… 1974- 1975 ve 1976’lı yıllar, Haydar Ağabey kadar olamasak da meyhanenin yolunu öğrenmişiz…

Çay bahçesine gelir, kahvesini içer, babamla iki sohbet eder, kayığının yanına giderdi. Başında, Panama hasırından örme geniş kenarlı bir şapka, onunla bütünleşmişti adeta. Beyaz atleti ve altına giydiği uzun paçalı beyaz bir donla koca gün serpme atarak, kefal balığı yakalardı! Ben, onu o haliyle, balıkçıdan çok; kahve tarlalarında çalışan Kolombiyalı yerlilere benzetirdim…

O yıllarda deniz kirliliği nedir bilmezdik! İnsanımız; has kefalleri havada götürürlerdi… Serpme ile avlanma işi o denli ünlendi ki bir ara herkesin elinde bir serpme ağ vardı! O günlerde serpme işinin ehli olarak, Haydar Ağabeyle birlikte Hüseyin Çavuş, (Zafer Güler’in babası) yapardı.  Onlardan sancağı Hüseyin Özdeniz Ağabeyimiz almıştır.

Tanıştığımız ve kısa da olsa yarenlik ettiğimiz günler başlamıştı! Caramudi çay bahçesinin olduğu köşe bir yerimiz var, hemen köprüye gelmeden! Rahmetli Yavuz’un, çay bahçesi. Ha, işte tam orası! ! Bu köşe, sazlık bataklık, kumsal bir yerdi. Haydar Ağabeyimiz, Sandalını oraya çekerdi. Sandalını sürekli sarıya boyardı. Orada bakımını yapar, tamir ederdi. Bütün zamanı sandalın etrafında geçirirdi. İmbat estiği bir gün, deniz yönünden burnuma mis gibi rakı kokuları geliyordu. Baktım, Haydar Ağabey orada!.. Eliyle koluyla birtakım işaretler yapıp yüksek sesle bağırıyordu! Yavaştan yanaşıp, ne olduğunu, neden bağırdığını, canını ne sıktığını öğrenmek istedim!! Derenin ağzına dökülen taşlardan bahsediyor, iş bilmezlikten bahsediyordu! Öyle ya akarsu ağzı hiç doldurulur muydu?.. Eh, haklıydı biraz da onun avlak sahasını yok ediyorlardı! İki hoş beş sohbetten sonra gözlerim rakıyı arıyor (!) Farkındayım, o da farkında, gitmemi bekliyor. “Haydi, git artık sen, balıklar ürkmesin” diyor. Ben ise içimden, “dayanamayacaksın illa alacaksın bir yudum” deyip bekliyorum. Öylede oldu, yavaştan arkasını döndü, sandalına yanaştı, küpeştenin arasına sıkıştırdığı kadehini çıkarıp, uzun bir nefes çekti. Yağlı kâğıda sarılmış demeyelim de “sıvanmış” sözü daha güzel yakışacak olan yağlı peynirinden de çatalın ucuyla sıyırma yapıp aceleyle ağzına attı. Sonra hışımla tekrar bana dönüp, “Sen bekliyorsun, anlamadım ki!” diyerek, beni yollamaya çalışıyordu!.. “Rakı ver bana da” deyince, o kapkara suratta bembeyaz iki göz fırlayıverdi. “Nerede rakı, kalmadı zaten, git baban çağırır şimdi!..” gibi düzmece lafları ettikten sonra! Ben, sana meze getireyim, deyince, “istemem peynir var” diye sözümü kesti! “Rakıyı ben alayım ama önce seninkinden bir duble içeyim” dediğimde ön güvertenin altına zula ettiği rakısını çıkardı! Şişenin dibinde iki parmak kalmıştı! Utanmıştım… Koşarak gittim, bakkaldan bir büyük rakı aldım, tuzlu balık aldım. Pazar içinden bir kavun aldım döndüm! Önce gözleri parladı, sonra “kim içecek bunu delisin sen” dedi! Dursun içeriz dedim. Deyiş o deyiş haftanın iki günü mutlaka yanına uğruyordum. Oğlu Rıza’nın yanına Almanya’ya gitmiş, onu anlatırdı, nasıl gittiğini, neler gördüğünü anlattı! Bir gün olsun, Beyoğlu maceralarını anlatmadı bana! Çok üsteledim hep sustu; “Yaşandı bitti” deyip kapatırdı konuyu…

Bir gün, sarı sandalını eski pazar yerinde, büyük oğlu Eyüp Ustanın dükkânın arkasında, bir kenara çekilmiş gördüm! Soramadım, içime sindiremedim! Hep “çıkar gelir” diye, bekledim. Ben sormadım, o gelmedi…

Burada, bu hikâyede isimleri geçen, rahmete ermiş, büyüklerimize, Allah’tan rahmet yakınlarına sabır diliyorum. Mekânları, mutlaka cennettir onların…

Exit mobile version